Via Egnatia’dan Evliya Çelebi Yolu’na

Ocak 8, 2012

Çocukluk yıllarımın aklımda yer etmiş hatıralarındandır: on yaşlarındayken, Amerika’daki tanıdıklarından biri, İstanbul’dan geçerken babamı ziyarete gelmişti.  Babam, 30’lu yıllarda Amerika’da uçak mühendisliği okumuştu; adam da onun üniversiteden eski bir arkadaşıydı.  Babamın bazı okul arkadaşlarının yalnız uçak değil, makine, inşaat, elektrik mühendisi olmalarına alışıktım da, bu Amerikalının bir yol mühendisi olduğunu öğrenince çok şaşırmıştım.  Yol mühendisi de neyin nesiydi?  Babam, yol mühendislerinin özellikle Amerika’da çok önemli ve revaçta olduğunu uzun uzun anlatmıştı ama, herhalde anlattıklarına kafam basmamış olmalı ki, bu Amerikalıyı “kaldırım mühendisi” diye arkadaşlarla dilimize dolayıp, haftalarca, aylarca dalgamızı geçmiştik.  Çok sonraları, 80’li yıllarda Türkiye’de otoyollar ve köprüler yapılmaya başlayıp da, trafikteki pek çok tıkanıklık ve kazanın yol yapım ve tasarım hatalarından kaynaklandığını gördükçe, bu mühendislik dalının ne kadar önemli ve hayati olduğu kafama dank etti.  Dahası, başta İstiklal olmak üzere İstanbul’un en gözde caddelerinin, tekrar tekrar sökülüp yeniden yapılmalarına rağmen bir türlü doğru dürüst döşenemediklerini gördükçe, otoyollar falan bir yana, bizzat kaldırımların bile bir mühendislik gerektirdiği fikri sabitleşti kafamda.

Daha sonra, yirmili yaşlarımda, bu sefer Kuzey Amerika’nın dağlık bölgelerinde yürüyüş yaparken, kendine “patika açıcısı” veya “güzergâh hazırlaycısı” diyen biriyle tanışmıştım.  Adamın işi, derin ve engebeli ormanlık alanlarda yürüyüş ve gezi yolları planlamak ve oluşturmaktı.  Bu iş tarifini duyunca, Anadolu’da en elverişli ve kestirme yol güzergâhını bulması için önden salıverilen katır hikâyeleri gelmişti aklıma.  Ama bu işin, içgüdüye, sezgiye veya el yordamına bırakılamayacak kadar hesap ve bilim işi olduğunu anlamakta gecikmedim.  Ormancılıkla ilgili bazı meslek yayınlarını karıştırdığım zaman rastladığım ilânlardan da anladım ki, “patika açıcıları”, orman mühendislerinin, peyzaj mimarlarının, kadastrocuların, haritacıların ve biyologların pek çok becerisine sahip ve bu nitelikleriyle de, özellikle milli parklar ve benzeri bölgelerde belki hepsinden daha revaçta.  Tabii Türkiye’de durum hep farklı oldu.  Ülkemizin en bakım ve ilgi gören ormanlık alanlarında bile, yürüyüş parkurlarının sayısı ve uzunluğu hâlâ fevkalâde sınırlı.  İstanbul’un artık neredeyse içinde kalan koca Belgrad ormanında dahi, insanların çevresinde dönme dolap gibi dolaştığı Neşet Suyu “caddesi”nden başka doğru dürüst bir parkurun olmaması, herhalde bu gerçeğin en bariz göstergesidir.  Belli ki,  aslında “patika açıcıları”na  Türkiye’de büyük bir gereksinim var, ancak her nasılsa halen esameleri bile okunmuyor.

Tabii şu da var ki, ormalık alanlarda yürüyüş parkurlarının açılmaması, bir ilgisizlik veya ihmalden ziyade, idareciler katında bilinçli bir tercihin sonucu da olabilir.  Bizde bürokrasi halkımıza pek güvenmez, malûm.  Bu güvensizlik, orman bürokrasisinde daha da derindir.  Doğrusu, halkımızın bu derin güvensizliği çoğu zaman haklı çıkaran davranışları da pek eksik olmaz: köylüsü, her fırsatta ormandan azar azar kırpar, tarla açar; şehirlisi, çerini çöpünü ormanda bırakır, bir mangal yakmadan da duramaz.  Bu tür nedenlerle, orman bürokrasisinde anlaşılır fakat yanlış bir koruma refleksi oluşmuştur: orman idarecileri ve memurları, orman alanlarının halkla temasını ellerinden geldiğince asgaride tutmaya çalışırlar: insanları da, ormanları da birbirinden izole edilmiş ayrı “toplu koruma” alanlarında muhafaza etmek isterler.  Oysa yapılması gereken, ormanları ve doğal alanları, hızla şehirleşen ve kötü bir şehirleşme içinde daha da hızla boğulan topluma en erişilebilir hale getirmektir; yürüyüş parkurları ve rekreasyon alanlarını çoğaltmak da, bu işlerin vazgeçilmez bir parçasıdır elbet.  Ne var ki,  bu yönde gösterilecek her çaba, fiziki yatırımların ötesinde, çeşitli eğitim, özendirme, denetim ve müeyyide mekanizmaları geliştirmeyi de gerektirir; bunlar ise bürokrasinin gözünde ekstra işten, ekstra masraftan, kısacası angaryadan fazla bir anlam taşımaz.

Buraya kadar yol mühendislerinden, patika açıcılarından bahsettim ama, yollarla ilgili başka faaliyet ve iş alanları da yok değil.  Bunlardan biri de, yol arkeolojisidir. Eski ve antik uygarlıkların yerleşim alanlarının keşfi ve dokümentasyonu tamamlandıkça, sıra eski ticaret, seferberlik ve göç yollarının keşfine gelmekte.  Sözgelimi, Yukatan yarımadasındaki Maya uygarlığının kayıp ticaret yollarıyla ilgili araştırmalar oldukça yenidir ve genellikle arkeologlar ve yakın meslek gurupları tarafından, gözlerden ırak bir şekilde yürütülür.

Diğer taraftan, “yol arkeolojisi”nin yanısıra, bir tür “yol turizmi”nden  de söz edilebilir.  Bu turizm türünün ilgi odağı, çok eskiden beri bilinen ve yer yer hâlâ kullanılan tarihi yollardır.  Tabiatıyla, “Yeni Dünya”dan çok daha sıklıkla, “Eski Dünya”da rastlanır bunlara.  En ünlüleri ve uzunları, malûm, ufak bir bölümü Türkiye’den de geçen İpek Yolu’dur.  Bir diğeri de, bir kısmı gene Türkiye’den geçen Via Egnatia’dır.  Egnatia Yolu, Roma’yı Roma yapan imparatorluk sathındaki muhteşem yol ağının bir kolunu oluşturur; Arnavutluk kıyılarından başlayıp, Makedonya, Yunanistan ve Bulgaristan’dan geçerek İstanbul’da son bulur.

Bu antik yol üzerinde, arkeologlara düşen daha epey iş olmakla beraber,  turizm ve kültürel etkileşime dönük başka işlere de yer olduğu anlaşılıyor.  Halihazırda bu işleri örgütleyen Egnatia Yolu Vakfı (VEF) adında 2007’de kurulmuş Hollanda merkezli bir vakıf da mevcut. Kendini “Balkanların köprüsü” olarak tanımlayan vakfın tanıtım broşüründeki amaçları arasında, yürüyüş turları düzenlemek, gerekli yol işaretlemelerini gerçekleştirmek, güzergâh üzerindeki türlü darboğaz ve engelleri aşmak, güzergâh çevresindeki köylerin, mikro krediler yardımıyla pansiyon, merkep ve at değiştirme istasyonları kurmalarına önayak olmak, Egnatia yolu boyunca değişik ülkelerin katılımı ile konserler, atölye çalışmaları ve sergiler planlamak, ilgili ülke ve bölge gençleri arasında mübadele programları hazırlamak gibi pratik hedeflerin yanısıra,  genellikle ulusal sınırları içine hapsolmuş “milli” arkeolojiler ve tarih yazımları arasında iletişim sağlamak ve ortak payda aramak gibi daha zorlu ve uzun soluklu amaçlar da var (Daha ayrıntılı bilgi, www.viaegnatiafoundatıon.eu’da bulunabilir).  Bütün bunlar, “yol turizmi” dediğimiz faaliyet alanını yaratıcı ve cazip kılan amaçlar.

VEF, geçen yaz Egnatia Yolu’nun son etabını kapsayan bir yürüyüş düzenlemişti.  Yakınlarda ise, İstanbul’daki Hollanda Enstitisü’nde bu yürüyüşe katılanların izlenimlerine de yer verilen uzun bir toplantı yapıldı.  Yolun son etabının Trakya’dan geçmesi beni özellikle ilgilendirdiğinden, bu izlenimleri dinlemeye gittim.  Oradaki konuşmalar arasında, kucağında baskıdan yeni çıkmış bir deste kitapla dolaşan dostum Caroline Finkel’e rastladım.  Bu kitapların bir süredir Kate Clow ile birlikte üzerinde çalıştığını bildiğim kitaplar olduğunu görünce, hemen bir tane aldım.

Evliya Çelebi Yolu adıyla İngilizce yayınlanan bu küçük kitap (The Evliya Çelebi Way), faydalı bilgiler içeren dopdolu bir seyahat kılavuzu.  Ama kılavuzu özellikle ilginç kılan, yazarları ve konusu.  Artık hayli marjinalleşmiş olmakla birlikte, hani “Türkiye’yi Türklerden iyi bilen gavur” kategorisi vardır ya, işte bu Britanyalı iki yazar da hakkıyla tam o kategoriye girenlerden.  Kate Crow, Batı Anadolu’daki bazı antik hac yollarını ihya etmesi ve Likya yolu diye anılan çok güzel bir güzergâhta yürüyüş turları düzenlemesiyle tanınıyor.  Türkiye’de “yol turizmi”nin en deneyimli öncülerinden.  Caroline Finkel ise, Kate Crow gibi uzun zamandır Türkiye’de yaşayan ve Osmanlı tarihi üzerine kapsamlı eserleriyle bilinen bir tarihçi.  Ayrıca, büyük seyyahın dörtyüzüncü doğum yılı vesilesiyle geliştirilen ve UNESCO tarafından da desteklenen Evliya Çelebi projesinin de mimarlarından. 10 ciltlik Evliya Çelebi külliyatının  elden geçirilerek yakınlarda yeniden yayımlanmasıyla  daha da ivme kazanan bu projenin bir sürü yeni çalışmaya ilham vereceği muhakkak.  Evliya Çelebi Yolu, bu çalışmaların ilki sayılabilir.

Evliya Çelebi projesinin, kadim bir yol üzerinde gezinti keyfinin, kültürel etkileşimin ve tarihi duyarlılığın arttırılmasına yönelik olarak Via Egnatia projesiyle benzer amaçlar taşıdığını söylemek mümkün.  Ancak aralarında önemli farklar da var.  Bir kere, Caroline’ın öncülüğünün yanısıra, Donna Landry, Susan Wirth, Chris Gardner, Andy Byfield gibi değişik kulvarlardan gelen yazar, fotoğrafçı, botanist meraklıların da varlığı düşünülürse, Evliya Çelebi projesinin arkasındaki ekibin daha donanımlı ve konuya odaklanmış insanlardan oluştuğunu görmek zor değil.

Diğer taraftan, yolun kendisinin de farklı türden deneyimler vaad ettiği açık.  Egnatia yolunda yürürken insan büyük ölçüde kendi muhayyilesi ve hayal gücüyle başbaşa kalır.  Oysa Evliya Çelebi yolunda o hayal gücünü her adım başı harekete geçirecek yazılı bir tanıklık da var.  Bu tanıklığın, yolcuya farklı heyecanlar ve sürprizler yaşatması kaçınılmaz.  Evliya Çelebi’nin üç buçuk asır öncesine ait tasvirleriyle bugün gördükleri arasındaki tezat, yolcuda kimbilir ne karmaşık duygular, şaşkınlıklar ve burukluklar yaratır.  Lâkin, zamana direnip de o tasvirlere hâlâ uyan her görüntü karşısında duyulacak keyfe de doyum olmaz herhalde.  Tabii, yol boyunca ortaya çıkacak türlü bilmeceler de cabası. Yüzyıllar içinde (çoğunlukla daha düşük irtifalara inerek) yer değiştiren yerleşimler ve yollar bu bilmeceler arasındadır; ama asıl bilmeceler, genellikle sadece son elli-atmış yılda isimleri değiştiriverilen yerleşim ve mevkilerdir.  Kitapta da belirtildiği üzere, 1940 ile 2000 yılları arasında Türkiye’de 12,000 köyün adı değiştirilmiştir: toplamın aşağı yukarı % 35’idir bu.  Daha düşük bir yüzde oranından hesaplansa bile,  Evliya Çelebi yolunun payına düşen bilmece köylerin sayısı da herhalde hatırısayılır bir rakamı bulur.

Evliya Çelebi Yolu denen yol, ünlü seyyahın 1671’de Mekke’ye yaptığı hac yolculuğunun, Afyon ve Uşak üzerinden dolanıp Simav ovasında son bulan ilk ve ufak bir merhalesini kapsıyor, ama 650 km’lik bu bölüm bile ciddi bir mesafedir.  Evliya Çelebi’nin saptığı her köşe bucak hesaba katılsa, bu mesafe çok daha büyür kuşkusuz.  Ama çeşitli teknik ve estetik nedenlerle, bazı sapmalar ve  zigzaglar isabetli bir şekilde rota dışında tutulmuş.  Tahmin edileceği gibi, yolun belirli kısımları zaman içinde, maden ocakları, otoyollar ve en önemlisi büyüyen kasaba ve kentlerin altında kaybolmuş durumda.  O nedenle, normalde Üsküdar’dan başlayan yol İzmit körfezinin güneyindeki Hersek köyünden başlatılmış.  Ayrıca yolun, yürüyüşcülere, bisikletçilere ve ata binenlere göre ayarlanmış  farklı etapları ve rotaları var.  Kitapta bu etapları ve rotaları gösteren detaylı açıklamaların yanısıra, güzel bir harita da mevcut.  Çalışmanın teknik yönden belki de en kullanışlı yanı, yol boyunca GPS kullanımı için gerekli koordinatların indirilebileceği bir site tarafından da destekleniyor olması (www.evliyacelebiway.com).

Şurası muhakkak ki, Evliya Çelebi Yolu gibi bir projenin bugün gerçekleşebiliyor olması, kendi özgün değerinin çok ötesinde bir anlam ve öneme sahip.  Bunu, Türkiye’de gerek insanların gerek bizzat devletin gözlerinin açılmasının ve eski ürkekliklerinden sıyrılmalarının bir işareti olarak görmek mümkün.  On yıl öncesini bilemem ama, herhalde yirmi yıl önce Çelebi Yolu projesinin gerçekleşme şansı hiç yoktu.  Biraz daha gerilere gidilse, gerçekleştirmek şöyle dursun, böyle bir projeden bahsetmek bile soruşturma konusu olabilirdi.  Bir yürüyüş turu için gerekli olan biraz detaylı bir harita bile, pekâlâ yeterdi buna.

Nitekim pek çok yürüyüşçü gibi benim de bir harita vukuatım vardır.  70’li yıllarda, arkadaşlarca planladığımız uzunca bir yürüyüşe kolaylık sağlar düşüncesiyle Genelkurmay Harita Komutanlığına dilekçeyle başvurmuş, güzergâhımızı içeren bir kaç detaylı (1/25,000’lik) pafta nüshası talep etme gafletinde bulunmuştum.  O zamanlar devlet memuru olmam hasebiyle kanuni hakkım olduğu önceden söylenmesine rağmen, talebim kuşku uyandırmış olmalı ki, hakkımda soruşturma açılmış, bu soruşturmadan paçayı kurtarmam ise pek kolay olmamış, neredeyse bir yılan hikâyesine dönmüştü.  Bu hadiseden sonra, yanılmıyorsam büyük coğrafyacı Yves Lacoste’a atfedilen o ünlü denklem kulağıma küpe oldu: bir ülkede demokrasinin gelişmişlik derecesi, o ülkede erişilebilir haritaların ölçeğiyle doğru orantılıdır!

Tabii şunu da unutmamak gerekir ki, başdöndürücü hızla ilerleyen teknoloji, başta devletlerin sınırları olmak üzere, hemen herşey gibi bu kadim hükümlerin de altını oymakta.  Evliya Çelebi Yolu’nun elindeki GPS’li harita donanımı ve imkânlarına bakılırsa, Türk demokrasisinin Lacoste’un denklemi uyarınca çağ atlamış olması gerekir.  Oysa Türkiye bağlamında haritaların erişilebilirliğindeki artışın ne kadarının teknolojinin yalın bir dayatmasının sonucu olduğu, ne kadarınınsa demokratik normların devletçe gerçekten içselleştirilmesinden kaynaklandığı pek o kadar belirgin değil.  Ama öyle veya böyle, devletin Evliya Çelebi Yolu’na gölge etmeyeceği ortada.  Tersine, kitabın teşekkür bölümünde özenle vurgulandığı gibi, Evliya Çelebi Yolu başta Turizm Bakanlığı olmak üzere devletin ilgili mercileri tarafından resmen ve aktif şekilde desteklenip teşvik görmekte.  Daha iyisi can sağlığı!

Kitapta, Çelebi Yolu’nda gezintiye çıkanların kırsal kesimde sıcak karşılanacağına dair bir tespit var.  İşin püf noktası, bu tespitte.  Zira yol güzergâhı üzerindeki kırsal kesim insanlarının turistlere ve gezginlere yönelik tavrı, Çelebi Yolu projesinin yürümesinde en az devletin yaklaşımı kadar hayati öneme sahip.  Kitapta, “trekçiler genellikle şaşkınlıkla karşılanır; bir insanın, sırtında ağır bir çantayla, sırf keyif için dağda bayırda dolaşması yeni bir fikirdir” deniyor.  Gerçekten de, özellikle kırsal kesim insanının kafasına yeni yeni giren bir fikirdir bu.  Yakın zamanlara kadar, trekçilerin, hele yabancı uyruklu da değilseler, terörist, “anarşist” veya hapishane kaçkını olarak algılanageldikleri, ya da en hafifinden defineci hatta maden veya bilmemne casusu olarak damgalanageldikleri iyi bilinen bir gerçek. Hiç değilse yürüyüşlerinin bir tanesinde, köylü tarafından ihbar edilip de geceleyin kampta jandarma baskınına uğramadan yolculuğunu bitirebilmiş trekçilerin sayısı azdır. En azından, benim en çok gezindiğim 70’li yıllarda durum böyleydi.  Lâkin o zamandan bu zamana köprünün altından çok sular aktı.  Türkiye kırsalına özgü bir takım önyargı, korku ve paranoyalar bugün de pek eksik değil ama, jandarması da köylüsü de, trekçileri, gezginleri, turistleri ayrı bir cins olarak algılayıp, diğer öcülerden ayırdedebilecek durumdalar artık.  Dahası, bunları hayatlarında yeni bir gelir ve ilham kaynağı olarak benimsemeye de yatkın hatta hazır görünüyor çoğu.

Evliya Çelebi Yolu’nun kanımca en hoş yönü, büyüme potansiyeli çok yüksek, ucu açık bir proje olması.  Evliya Çelebi’nin katettiği yollar alt alta toplansa, herhalde Roma’nın tüm yollarının toplamını geçer.  Türkiye’nin kendi içinde ve çevresindeki ülkelerde istikrar ve uygun ortam oluştukça, Çelebi yolunun yavaş yavaş fakat misliyle uzaması olmayacak bir gelişme değil.  Kanımca, hayali bile heyecan verici.

_______________________________________________

Bu yazı, 9 Aralık 2011’de acikgazete.com ve Birikim güncel’de yayınlanmıştır.

MAHALLEDE DİYALOG HAVALARI

Kasım 23, 2011

Son yıllarda dinler-arası diyalog toplantıları iyice yaygınlaştı.  Tahmin edileceği gibi bunlar, diyaloga ihtiyaç duyulan gerilimli ve çatışmalı coğrafyalardan ziyade, diyalogun asgari düzeyde zaten mevcut olduğu sakin ortamlarda gerçekleşmekte.  Bunlardan son bir tanesi de, geçen hafta Montreal’de yapılan ve hayli geniş katılımlı uluslararası bir konferanstı. 

Çeşitli dinler ile mezheplerin konferansa katılan önde gelen temsilcileri ve ünlü diyanetçiler içinde en dikkat çeken, Budizmin büyük gurusu ve Tibet’in sürgündeki ruhani lideri Dalai Lama’ydı kuşkusuz.  Ama konuşmacılar arasında, İranlı insan hakları savunucusu Şirin Ebadi gibi, herhangi bir dinin temsilcisi veya taraftarı olmaktan çok tenkitçisi veya muhalifi olan, otoriter rejimlerin seküler olduğu kadar teokratik türlerinden de kaçmış  farklı tarzda sürgünler de eksik değildi.

Medyaya yansıdığı kadarıyla anlaşılan o ki, diyaloğun yalnız dinler arasında değil, dinler ile diğer seküler ve din-dışı inanç sistemleri arasında da aranması, konferansa diğer emsallerine göre daha geniş bir ufuk kazandırarak, kamuoyunda daha yakından izlenmesini mümkün kıldı.  Konferans tarihinin, 11 Eylül saldırısının 10. yılını anma törenlerine rastgelmesi (veya rastgetirilmesi) de, İslam tartışmalarının bir defa daha ön plana çıkmasına neden oldu.  Müslüman diyanetçilerin İslam’ın terörle özdeşleştirilmesi eğilimine karşı dillendirdikleri söyleme Dalai Lama’nın da yürekten arka çıkması, epey yankı yapmışa benziyor.

Diğer taraftan, konferansta tek kadın konuşmacı olduğu anlaşılan Şirin Ebadi’nin belki söyleyeceği çarpıcı şeyler vardı, ama medyaya pek yansımadığına göre, herhalde gürültüye geldi ki, buna da fazla şaşırmamak gerekir.  Zira bu konferansın da diğer benzerleri gibi, bilinenlerin tekrarından pek öteye gitmediği, özgül gözlem ve analizlere pek fırsat bırakmaksızın, temennilerle başlayıp temennilerle bittiğini tahmin etmek güç değil. 

Oysa küçük bir mahalle toplantısı, çok daha ilginç, öğretici, en azından daha eğlenceli olabilir.  Çaylı, kahveli, müzikli, içkili böyle bir toplantıda, insanlar tepkilerini daha rahat ortaya dökebilir, ağızlarındaki baklayı daha kolay çıkarabilir.  Aynı günlerde, Montreal’in bir başka köşesinde, işte tam da böyle bir toplantı yapıldı.  Şehrin merkezi semtlerinden birinde, daha sınırlı fakat somut bir planda dinler-arası diyalog konferansıyla benzer amaçları paylaşan, ancak mütevazı bir salonda yalnızca üç konuşmacının katıldığı nispeten küçük bir toplantıydı bu.

Ben dinler-arası diyalog konferansına gitmedim.  Onun yerine, sözkonusu semtte epeyce zaman geçirmiş biri olarak, bu mahalle toplantısını izlemeyi tercih ettim.  Konferansa gitmemekle neleri kaçırdığımı bilemem, ama bu toplantıyı izleyerek, mahallelinin kafasını yoran bazı konuları daha yakından anlamak gibi önemli bir fırsatı kaçırmamış oldum.  Ayrıca, “diyalog” sorununun genel ve soyut bir düzlemden ziyade, özgül ve somut bir platformda tartışılmasına tanık olmak, doğrusu bana daha aydınlatıcı göründü.

Resmen duyurulduğu şekliyle toplantının amacı, semtteki Hasidik Yahudi cemaati ile bu cemaat dışında kalan ve “yerli” Qeubec’lilerle birlikte hayli heterojen bir topluluk oluşturan diğer semt sakinleri arasında “anlayış ve diyalogu geliştirmek ve böylece, ortaya çıkan bazı huzursuzlukların önüne geçmek” idi.

Hasidim cemaati, başta İsrail, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika olmak üzere, dünyanın çeşitli yörelerinde yaşayan dinci veya “dini bütün” Yahudi topluluklarından oluşuyor.   Anavatanları, Orta ve Doğu Avrupa olmakla birlikte, artık o coğrafyada mevcudiyetleri çok azalmış durumda.  Halen en yoğun şekilde bulundukları yer, herhalde hâlâ New York’tur.  Kanada’ya ve Montreal’e dalga dalga göçen Hasidimlerin hatırısayılır bir bölümünün de New York ve havalisinden geldiği biliniyor.  New York’un neredeyse değişmez simgelerinden biri olmalarına rağmen, rakama vurulduğu zaman, aslında nüfusları orada bile hayli marjinaldir.  Ancak, gerçekte olduklarından daha kalabalık göründükleri için, hemen her yerde kolayca farkedilen, baskın bir mevcudiyetleri vardır (Bu konuya aşağıda geleceğim).  Bugün dünyadaki toplam Yahudi nüfusu 16 milyon civarındaysa, “dini bütün”, ortodoks Yahudiler bunun en fazla % 15’ini teşkil etmekte.  Bu % 15’lik bölümün de hepsi Hasidimlerden ibaret değil.  Ağırlıklı konumlarına rağmen, Hasidimler bu ortodoks kesimin sadece Avrupa (Eşkenazi) kanadını oluşturmakta.

Toplantıyı düzenleyenler, Hasidik olmayan seküler Yahudilerden meydana gelen mahalli bir kültür ve medya gurubuydu. Burada “seküler” derken, Yahudi dünyasına aidiyet duygusunu gönlünde taşıyan, ancak genel topluma karışmış, kökten dinci veya “ortodoks” olmayan Yahudileri kastediyorum.  Bunlara, dini gelenekleriyle bağlantısı kopmuş veya asgariye inmiş liberal Yahudiler kadar, dinci olmamakla beraber dindarlığını koruyan ve “makul” ölçülerde sürdüren  “reformcu” Yahudiler (“Reform Yahudileri”) de dahil.

Konuşmacılardan ikisi, gene seküler Yahudi asıllılardan akademisyen ve yazar iki hanım, diğer üçüncüsü de Hasidimleri temsilen çağrılmış bir hahamdı.  Tabiatıyla, kulaklar hahamdaydı.  Zaten akademisyen-yazar hanımlar, kendileri veya semt sakinleri namına konuşmak yerine, biraz da hahamı kollayan bir şekilde, âdeta moderatörlük yapmakla yetindiler.  Lâkin gayet hazırcevap olan hahamın kollanmaya hiç ihtiyacı yoktu ve sorulan tüm sorulara cevap yetiştirmekte pek zorlanmadı.

Gazetelerde önceden çıkan açıklamaya göre, bu toplantının düzenlenmesine vesile olan olay, mahallede bulunan bir sinagoga ek inşaat yapılması için Hasidimlerin belediyeye yaptığı izin başvurusunun reddedilmesiydi.  Görünürde, bu başvurunun geri çevrilmesi için pek geçerli bir neden yoktu.  Fakat anlaşılan, bu tür başvurulara bakan belediye encümeninde söz haklarını sonuna kadar kullanan semt sakinlerinin bastırmasıyla, ruhsat talebi reddedilmişti.  Bu durum, son zamanlarda Hasidim cemaatlerinin mahallede hızla artan mevcudiyetleri karşısında duyulan rahatsızlığın son bir dışavurumu olarak yorumlanıyordu. Aslında rahatsızlığın da ötesinde, dillendirilmeyen, ancak “panik” derecesinde derin bir tedirginlikten bahsedilebilir.

Toplantı izlenimlerimi aktarmadan önce,  bu tedirginliğin oluşum sürecine bir göz atmamızda fayda görüyorum.

II

Mahallenin özellikle son on yılda yoğun bir Hasidim göçü aldığı bir gerçek.  Kilise türü diğer cemaat yapılarının içi boş ve sayısı sabit kalırken, hemen her köşe başında ardarda Hasidim havra ve okullarının açılması, birçok insanda Hasidik nüfusun yakında çoğunluğa ulaşacağı ve mahallenin bir Hasidim gettosuna dönüşeceği korkusunu pekiştirmekte. İlginç bir şekilde, bu korkuyu en çok dillendirenler, mahallelerindeki değişime başından beri tanık olan semtin eski sakinleri değil, Yunanlısından Polonyalısına, Latin Amerikalısından Ermenisine, Rusundan Lübnanlısına, son yıllarda dünyanın çeşitli yöre ve kültürlerinden gelip yerleşenlerdir.  Bu yeni sakinlerin içinde elbette dindar olanlar da vardır, ya da en azından, dini kimliklerini bir biçimde koruyanlar mutlaka mevcuttur, ama bunların büyük çoğunluğu sıkı sıkıya dinle örtülü “ortodoks” bir yaşam tarzına ne alışıktır, ne de böyle bir tarza karşı duydukları tepkiyi gizlemeye hazırdır.  Mahallede sayısı az olan Türklerden birinin, Hasidimlerin artan mevcudiyetinden bahsederken, “burayı da Fatih Çarşamba’ya çevirdiler!” diye söylenmesi hâlâ hatırımda.

Aslen Katolik olan, ancak kiliseleriyle doğum ve ölüm törenleri dışında pek bir ilgileri kalmamış görünen Fransız kökenli ve Fransızca konuşan Quebec’liler, yanılmıyorsam mahallenin halen hakim unsuru durumunda.  Geçmişlerinde Kanada’nın İngiliz kesimi tarafından maruz kaldıkları sömürü ve ayrımcılığa rağmen, bugün oldukça yüksek bir yaşam düzeyini tutturmuş görünüyorlar.  En azından içinde yaşadıkları bölge, şehrin en zengini olmasa bile, sosyal aktiviteleri, popüler lokantaları, hareketli kütüphaneleri, spor alanları, ağaçlıklı yolları, sevimli parkları ve ferah yerleşim düzeniyle,  orta ve orta-üst sınıf bir “burjuva” mahallesi sayılabilir.  Bir bakıma, liberal bir ortamın kök salması için hemen hiç bir şeyin eksik olmadığı bir mahalledir bu.  Gerek özgül geçmişleri, gerekse içinde yaşadıkları nispi refah dolayısıyla, bu liberal ortamdan en çok nasibini alanların mahallenin Quebec’li sakinleri olduğu düşünülebilir.  “Politik doğruluk”tan kolay kolay sapmamaları da, bu liberal ortamı hayli içselleştirmiş olmalarının bir sonucu herhalde.  Ama işte onlar bile, son zamanlarda kızgınlıklarını saklayamaz bir görüntü içindeler.

Kızgınlıklarının başlıca nedeni, öncelikle günlük yaşamda karşılaştıkları, basit fakat sinir bozucu nezaketsizlik, görgüsüzlük ve kabalık örnekleridir; bunlara pek “medeni olmayan”, yahut “medeniyetsizce” davranışlar da denebilir (“Nezaket” kavramına yakın, Frenkçedeki “sivil” olma halinin karşıtı anlamında).  Mahalle sakinleri arasında gittikçe yaygınlaşan izlenime göre, her nasılsa Hasidimler, daha sık ve neredeyse sistematik bir şekilde, bu tür davranışlar sergilemekte beis görmezler: sözgelimi, evlerinin önünü bakımsız bırakırlar, çer çöplerini toplamazlar; kırmızı ışıklarda bazen durmazlar, yayaların mutlak önceliği olmasına rağmen çoklukla onları beklemeden bastırıp geçerler; evlerinde bir tamirat veya tadilat yapacakları zaman, ne komşularının haklarına ne de ilgili mercilerin iznine bakarlar, vs.

Bize hiç de yabancı gelmeyen bu davranış biçimleri, elbette Kanada bağlamında da Hasidimlere özgü değildir.  Üstelik, Hasidimlerin ileri derecedeki görünürlükleri, bir sürü yanlış ve günahın üzerlerinde yapışıp kalmalarına yol açar kuşkusuz.  Zira Hasidimler çevrelerine gösterdikleri ilgisizlikle ters orantılı şekilde, kendi giyim kuşamlarına fevkâlade özen gösterirler: bilindiği gibi, lüleli saçları, heybetli kalpakları ve simsiyah kostümleriyle, sivil bir kalabalık içinde bir ordunun üniformalı subayları kadar tanınır ve seçilir bir görüntü arzederler.  Üniformasız bir sivilin sokakta veya çevrede yaptığı bir yanlış gözden kaçabilir veya farkedilmeyebilir, ama neredeyse bir Zoro veya Batman kadar göze batabilen birilerinin yaptıkları, ne kadar sıradan ve önemsiz olursa olsun, zihinlere kolayca kazınabilir.  Hasidimlerin bu görünürlüğünün bu anlamda bir dezavantaj olduğu muhakkak, ama gene de, bu dezavantajın onların kabahat skorlarının fazlalığını açıklamaya yetmeyeceğini düşünenler, herhalde çoğunluktadır.

O halde bunu ne açıklayabilir?  Tabiatıyla ilk akla gelen, aradaki derin kültür uçurumudur: Hasidimlerin bambaşka bir kültürden geldikleri için, yeni yerleştikleri ülkeye uyum sağlamakta zorlandıkları, onlara atfedilen kabahatlerin de bu uyum zorluğunun bir sonucu olduğu düşünülebilir.  Ancak bu açıklama bazı istisnalar dışında pek geçerli sayılmaz, çünkü en azından Montreal’e yönelik Hasidim göçü, hayli katmanlı bir uygarlık süzgeçinden geçmiş bir göçtür.  Hasidimler, farklı zaman kesitlerinde ve dalga dalga Kuzey Amerika’ya göç ettikleri zaman, tıpkı anavatanları olan Orta ve Doğu Avrupa’da yaptıkları gibi, kendi gettolarında yaşamaya devam etmişlerdir.  Lâkin onların gettoları, diğer göçmen topluluklarının Yeni Dünya’ya ayak bastıkları zaman içine doluştukları gettolara benzemez.  Yahudi olmayan bu topluluklar, yeni koşullar karşısında hazırlıksız, niteliksiz ve dolayısıyla çaresizdirler; bunların hatırısayılır bir bölümü kırsal yahut köylü kökenlidir ve bu yönleriyle bir bakıma, kendi kasaba veya il merkezlerini dahi görmeden köylerinden Almanya’nın çeşitli metropollerine “uçurulan” Türk işçilerinin birinci kuşağını andırırlar.  Ama bu topluluklar, sosyal devinimi Almanya’nınkinden çok daha hızlı olan Yeni Dünya’ya ayak uydurdukça, gettolarını kendilerinden sonra gelenlere terk ederek topluma karışmış, “pota” içinde erimişlerdir.  Arkalarında bıraktıkları gettoların akıbeti ise, geriden gelen taze göçmen dalgalarının sürekliliğine bağlıdır kuşkusuz.

Hasidim’lerin Yeni Dünya’daki deneyimleri ise hayli farklıdır.  Bir kere, kendi dinleri bir yana, dillerinden de hiç şaşmazlar: dualarını İbranice okurken, evde de, Eşkenazi İbranicesiyle karışık bir Alman diyalekti olan “Yidish” konuşmaya devam ederler. Banka ve hastaneler dışında, lokantalarda, plajlarda, spor tesislerinde, eğlence ve alışveriş merkezlerinde pek görülmezler, alışverişlerini kendi (koşer) dükkanlarında yaparlar, diğer çoğu ihtiyaçlarını da kendi özel yerlerinde görürler.  Kısacası, tam bir getto içinde yaşarlar, fakat bu getto diğer gettolardan farklıdır gerçekten: diğer getto mahpusları gibi, çaresizlikten, güçsüzlükten, donatımsızlıktan orada değillerdir; tersine, bir imtiyazı, bir hazineyi muhafaza etmek için oradadırlar sanki.  Her halükârda, kendi dışındaki “genel toplum” karşısında ne korumasız, ne de eziktirler.  Teknik anlamda toplumla bir iletişim sorunları da yoktur: toplumun resmi dilini (Kanada bağlamında, İngilizce ve Fransızca) iyi kötü konuşurlar—çoğu da çok iyi konuşur. Aralarında yalnızca New York gibi başka metropollerden değil, aynı şehrin yani Montreal’in başka mahallelerinden de göçüp gelenler vardır.

Hasidimler, daha geniş Yahudi topluluklarından pek farklı olmayan bir şekilde, battal zamandan beri ticarette, finans ve emlak işlerinde gayet faaldirler.  Hemen hiç bir zaman, sömürü düzeninin en alt kademelerinde bulunmazlar; nadiren de olsa, bu düzenin üst kademelerine tırmananları bile olur.  Başka bir deyişle, işsiz güçsüz değildirler; gerçi, güçsüz olmasalar da teknik anlamda işsiz olanları çoktur, zira aralarında, bütün gün dua etmekten ve Tanrı’ya yakarmaktan başka hiç bir iş yapmadan oturanların sayısı çarpıcı derecede yüksektir; ama bu tür bir işsizlik, kendi tercihleri sonucu kurumsallaşmış bir pratiktir.  Bu “işsiz”lerin masrafları kısmen kendi cemaatlerinden, kısmen diğer seküler Yahudi cemaatlerinin “sadaka”larından, kısmen de devletin rutin olarak kalabalık ailelere yaptığı yardım ve desteklerden karşılanır.

Bu halleriyle, Hasidimlerin bir şehir yahut metropol hayatının gereklerine göre hareket edemeyecek durumları yoktur pek.  Onlar, Batı’daki metropollerin birer parçası oldukları gibi, Batı’ya göçmeden önce de, Almanya ile Rusya arasında kalan o geniş coğrafyadaki pek çok şehrin en merkezi bölgelerinde yaşamışlardır.  Ukrayna’dakiler hariç, Hasidimlerin önemli bölümü şehir-kökenlidir ve pek çok yönden şehir kültürünün ürünüdür (Tesadüf bu ya, Ukrayna’daki köylü-kökenli Hasidimlerin de “kayıp kavim” Hazar Türklerinin bir devamı olduğu rivayet edilir.).

Şu halde Hasidimler, yeni vatanlarında ve yeni semtlerinde, sömürüye ve ayrımcılığa maruz kalan, yoksun, mazlum ve ezik bir kesim konumunda değildirler.  Ezik hele hiç değildirler; dahası, ezik olmak bir yana, çevrelerine tepeden bakar ve kimseyi iplemez bir havaları vardır.  Kendi cemaatleri dışındaki semt sakinlerini içten içe rahatsız eden, Hasidimlerin hemşerilik bilincine ve kurallara aykırı şu veya bu kabahatinden çok, bu genel havaları olmalı.  Ama semt sakinleri bu daha derin rahatsızlıklarını dile getirmekten kaçınırlar, çünkü pekâlâ farkındadırlar ki, başkalarına açık bir zarar vermedikçe, hiç bir kimse veya gurubun çevresine sempatik veya şirin gözükme zorunluluğu yoktur.

Aslına bakılırsa, Hasidimlerin bu biraz tepeden bakan, kayıtsız ve iplemez halleri çok anlaşılmaz bir durum değil.  Gözü Tanrı’dan başka şey görmeyen bir gurubun, yalnız mahallesindeki düzeni değil, onun dışındaki çok daha büyük düzenleri de iplemesi beklenemez.  Nitekim Hasidimler, teolojik inançları ve beklentileri uyarınca, din ve dilleriyle gönülden bağlı oldukları İsrail devletini bile tanımazlar.  İsrail’i bile tanımayanın, yeni vatanının devletini, belediyesini, hakkını hukukunu asgari bir gerekliliğin ötesinde “iplemesi”ni beklemek herhalde pek gerçekçi değil.  Tabii Hasidimlerin bu “iplemez” hallerini Yahudilerin son yüzyıl içinde uğradıkları korkunç travmalara yormak da mümkün:  tavırlarının altında, “Holokosttan sonra, kimse kimseden medeniyet beklemesin, medeniyet hele bizden hiç beklenmesin!” mealinde bir tepkinin yattığını düşünmek zor değil—hatta belki de kaçınılmaz.

İlginç bir şekilde, bazen itici bir kibrin sınırlarında dolaşsa da, Hasidimlerin bu inkârcı hallerinde gururlu hatta “devrimci” bir duruş görenlere rastlanmıyor değil.  Hatta bu duruşu postmodern bir özgürlük sorunsalına yerleştirmekten geri durmayanlar da var (Bunun bir örneğine aşağıda değineceğim). Gerçekten de, bu duruşun görünürdeki düzen ve devlet karşıtı boyutunun merak ve saygı uyandıran bir tarafı yok değil.  Ancak bu durumun Hasidimlere özgü olmadığını, diğer benzer köktendinci akımlarda üstelik daha da saf bir şekilde görülebileceğini unutmamak lazım. 

Bir karşılaştırma yapmamız gerekirse, örneğin Hıristiyanlıktaki manastır geleneği, koşut doğrultuda bir mistisizmin ürünüdür.  Özellikle bazı Ortodoks manastırlarında keşişler, Tanrı ile buluşmak uğruna, manastırın dört duvarı arasında yaşamakla yetinmeyip, dağlardaki zaviyelere, hücrelere, mağaralara çekilirler.  Hayatlarında ne kadın, ne çoluk-çocuk, ne aile ne de mülkiyet vardır.  Tanrı ile randevuları, düzenle, toplumla ve devletle çok daha keskin bir kopuşu ifade eder.  Ama belki bu fazla aşırı bir örnek.  Belki daha yakın bir örnek, bir başka Hıristiyan mezhebi olan Amish’lerdir.  Kara kostümleriyle ve kalabalık aile yapılarıyla Hasidimleri pek çok yönden andıran Amish’ler, şehirlerden uzak dururlar ve kırsalda kurdukları küçük kasabalarda “pastoral” bir 19. hatta 18. Yüzyıl hayatı sürerler.  Dini vecibeleri uyarınca, çağdaş teknolojiden yararlanmayı zül sayarlar.  Hasidimlerin de teknolojiyle ilgili sınırlamaları olmakla birlikte, çağdaş yaşamın nimetlerinden çok daha fazla yararlanırlar.  Sözgelimi, televizyon seyretmezler, ama kendilerine uyguladıkları belirli sansür kuralları çerçevesinde bilgisayar kullanırlar.  Amish’ler hâlâ inatla at arabalarıyla yol alırken, Hasidimler aile boyu geniş otomobillerle dolaşırlar.  Hasidimler, diğer benzer dini-bütün cemaatlere nazaran, toplumla da, düzenle de kuşkusuz çok daha bütünleşmiş durumdadırlar; bu anlamda da çok daha konformisttirler.  Sık sık müstehzi eleştirilere maruz kalmalarında, sözkonusu katı duruşlarıyla bu konformizmleri arasındaki çarpıcı çelişkinin epey bir rolü olsa gerek.

Ne var ki, rahatsızlık ve bazen şikayet konusu olan, Hasidimlerin gündelik ve “sivil” hayattaki bazı kabahatleri, itici veya kayıtsız tavırları falan değildir sadece.  Salt mevcudiyetlerinin bile semt sakinlerinin kimisinde tedirginlik yarattığına dair işaretler var. 

Herşeyden önce, Hasidik nüfusun alışılmışın üstünde bir hızla büyümesi, tedirginliği arttıran başlıca etkenlerden.  Yalnız göçle değil, çok yüksek bir doğum oranıyla gelen bir büyüme bu.  Sınırlı sayıdayken hoş karşılanan, hatta “folklorik bir renk” olarak görülen Hasidim mevcudiyeti, rakamlar kontrolden çıktığında belli ki, algıları değiştirmekte.  Ama bu, konunun nicel yönü.

Nitel ve daha önemli husus ise, Hasidik mevcudiyetin temsil ettiği muhafazakâr yaşam tarzıyla ilgili.  Normal şartlarda, Kanada genelinde olduğu kadar sözkonusu mahallede de, farklı yaşam tarzlarının birbirine pek ilişmeden yanyana yaşayabileceği ve yaşaması gerektiğine dair köklü bir konsensüs mevcut.  Ama bazen, bu konsensüse rağmen tatsız hatta komik sürtüşmeler yaşanmıyor değil. 

Duyduğum “hadiselerden” son bir örnek de şu: birkaç yıl önce, Hasidimler mahallede boş duran büyük bir binayı satın alır ve restore ederek bir kültür ve ibadet merkezi olarak hizmete açar.  Bir süre sonra, merkezin üst katının bir bölümünde, ergenlik çağındaki, tahminen 10-15 yaş arası oğlanlara din dersi verilmeye başlanır.  Fakat merkezin yakınında, mahalle sakinlerinin devam ettiği bir spor kompleksi vardır ve üst katındaki jimnastikhane de, Hasidim çocuklarının dersanesine bakmaktadır.  Dersane yöneticileri, bu durumdan rahatsız olur, çünkü jimnastikhaneye açık spor giysileriyle gelen kadınların oğlanların aklını çeleceğinden, dahası, ahlâkını bozacağından endişelidirler.  Araya çocukların görüşünü engelleyecek bir perde yahut set çekmeyi düşünürler ama her nasılsa, kendi mülkleri içinde önlem almalarına imkân vermeyen teknik bir engel vardır; sonunda spor kompleksinin idaresine başvurarak, masrafını kendileri karşılamak şartıyla, jimnastikhanenin kendi taraflarına bakan cephesinin duvarla örülmesini teklif ederler.  Spor kompleksinin yöneticileri, uzun bir istişareden sonra, isteksizce de olsa teklifi kabul eder.  Böylece, sözkonusu konsensüsün gerekleri bir kez daha yerine getirilmiştir.  Derken, hiç beklenmedik bir yerden şiddetli itirazlar yükselir: spor kompleksinin kadın üyeleri, duvar örüleceğini öğrenir öğrenmez, bu girişimi kendilerine bir nevi hakaret olarak algılarlar ve kıyameti koparırlar.  Tabii bu arada, kompleksin diğer erkek üyeleriyle beraber, duvar örmenin estetik ve teknik sakıncalarını da sıralamayı ihmal etmezler.  İki ateş arasında kalan kompleks yöneticileri halen ne yapacaklarını bilemez durumdalar.  Olay taze olduğu için, nasıl sonuçlanacağı da henüz belli değil.

Özellikle kadın, aile ve cinsiyet konularında, Hasidim tarzı muhafazakârlığın İslam muhafazakârlığıyla benzeşir yönü çok.  Mahalledeki Türk tanıdığın Hasidimleri “Fatih Çarşamba’daki” bazı koyu dinci tarikatlara benzetmesi o bakımdan boşuna değil.  Ancak bazı farkları da gözden kaçırmamakta fayda var.

Bir kere, yukarıda da belirttiğim gibi, Hasidimler kendileri dışındaki toplumla hem fizikman içiçeler, hem de “araziye uymak” konusunda oldukça ehiller.  Bu maharetlerini bizzat kadınlarının giysisindeki ince ayarda da farketmek mümkün.  Bilenler gözlerinin önüne getirebilir: Hasidim kadınları, 1940’lar Türkiyesi’nin “meslek veya iş sahibi mazbut hanım” elbiselerini andıran elbiseler giyer.  Kadınların sokağa ve başka kamusal alanlara girip çıkmalarına müsaade edildiğini gösteren üniformalardır bunlar.  Etekleri, dizlerinin bir karış altına uzanır.  Bluzları, sıcak mevsimlerde de uzun kolludur. Salt siyah olmadıkları zaman, etekle bluz arasındaki renk çeşitlemesi gri ile lacivert arasında değişir (çeşni niyetine, buna bazen bej ve soluk bir pembe de katılabilir).  Arkadan boylu boyuna dikişli çoraplarının dokusu, bacaklarının çizgisini flulaştıracak kadar kalındır.  Hasidik kadınlar, saçlarını enselerine doğru kıvırdıkları bir eşarpla örterler.  Ya da âdetleri uyarınca başlarını sıfır numara traşladıkları zamanlar, peruk takarlar.  Böylece yüzleri ve boyun kısımları açıkta dururken, saçları gizli kalır.  Cinsiyetlerinden tamamen arındırılmış bu silik ve tapon görüntüleriyle, Hasidik kadınlar rahat rahat alışverişe giderler, parklarda bebek gezdirirler, evlerinin sokağa bakan verandasında oturup bir manga boyu çocuğa göz kulak olurlar. Ev dışındaki varlıkları fevkalâde işlevsel ve ölçülüdür; giyimlerinin açıklık derecesi de, tam tamına bu ölçüyü yansıtır.  Öyle bir ölçüdür ki bu, Hasidik kadınların dış toplumun gözünde asgari düzeyde çağdaş ve kabul edilebilir, kendi cemaatlerinin nezdinde ise asgari düzeyde korunaklı görünmesini sağlar. 

Müslüman kadınların ise kendi cemaatlerinin nezdinde “korunaklı” sayılması için, tepeden tırnağa çarşafa veya tesettüre sokulması gerekir.  Pratikte pek olmasa da, ideal koşullarda Hasidik kadınlardan daha az sokakta bulunmaları gerekir.  Giyim kuşamları, onları dış topluma karşı muhafaza eden başlıca duvardır.  Görünürde bu duvar, Hasidim kadınların çevresine örülenden daha yüksek, kalın ve heybetlidir; ama aslında Hasidik kadınların etrafında görünmez duvarlar vardır ve bir bakıma, daha geçirimsiz, daha dayanıklı duvarlardır bunlar.  Hasidimlerde, sokaktaki disiplin ev içinde de neredeyse aynen devam eder.  Sözgelimi, Müslüman kadınlar evin içinde rahatça açılıp saçılabilirken, istifini pek bozmayan Hasidik kadınların evin en mahrem köşelerinde bile başlarındaki örtü veya peruğu çıkardıkları pek görülmez.  Dahası, sokaktaki cinsiyetsiz halleri yatak odasında da devam eder: sevişirken bedenleri arasına, ortasında sadece “duhul” için açılmış bir delik bulunan çarşaflar sermek kabilinden âdetlerine bakılırsa, Hasidimlerin cinsel teması ve zevki asgaride tutmaya yeminli oldukları görülür.  Oysa, Müslüman mahreminde cinselliği doyasıya yaşamak daha serbesttir; muhayyilesi yetene, cinsel fantazinin de yolu açıktır.

Cinselliğin böylesine üreme-odaklı olmasının, Hasidim ailelerini birer çocuk doğurma ve yetiştirme merkezine dönüştürmesi doğal. Bu merkezler, fevkalâde yüksek randımanla çalışan fabrikalar gibidir.  Mümkün olduğu kadar çok sayıda çocuk yapmak, Hasidim ailelerinin başlıca hatta tek varlık nedenidir; o kadar ki, Hasidim hayatını konu alan acıklı bir İsrail filiminde (Kadosh) de izlendiği gibi, çocuksuz kalan bir ailenin sonunda bir trajedi ve intiharla sönmesi neredeyse kaçınılmazdır.  Hasidimlere göre, onlar çocuk yaparak sadece Tevrat’ın açık emrine uymaktadırlar, ama bu sınırsız çoğalma azimlerinde, Yahudi ırkının uğradığı büyük soykırımın acısını çıkarmak ve kaybettiği nüfusu telafi etmek gibi daha güncel ve özgül saiklerin de rolü olabilir belki.

Lâkin burada çarpıcı olan, Hasidimlerin çocuk yapma azmi kadar, yaptıkları çocukları istedikleri çizgide tutabilme becerileridir.  Nasıl oluyor da, bir tüketim toplumunun tam ortasında yaşayan Hasidimler, çocuklarını, kendilerinin tornadan çıkmış replikalarına benzer şekilde yetiştirebilmekteler? Amish’ler gibi, toplumun varoşlarında ve kırsalda bunu yapmak bir dereceye kadar hadi mümkün olsa bile, hareketli, kozmopolit bir metropolün göbeğinde, nasıl mümkün?  “Fatih Çarşamba”daki en koyu İslamcı cemaatlerde dahi böyle bir duruma pek rastlanmaz.  Nitekim, İmamın oğlunun çalgıcı, kızının da türkücü olduğuna dair gazete haberleri hemen hiç eksik olmaz.  Nihayetinde, her cemaatin daha başından beri terbiye edemediği yahut sonradan elinden kaçırdığı “kayıp koyunlar”ı vardır.

Şüphesiz ki, her insan topluluğunda olduğu gibi Hasidimlerde de  istisnalar yok değil.  Onların çocukları arasından da pekâlâ çalgıcılar, türkücüler, lokantacılar, barcılar falan çıkabiliyor.  Hatta bunlar arasında, aile fikrinin en kışkıtıcı olumsuzlaması olan eşcinseller de var. En azından bunu, Hasidim hayatını konu alan bir başka başarılı İsrail filminden biliyoruz (Einayim Petukhoth).

Bütün bu istisnalara rağmen, Hasidimlerin kendilerini neredeyse firesiz ya da çok düşük bir fire oranıyla yeniden ürettiklerini düşünmek yanlış olmaz.  En kapalı, en muhafazakâr İslamcı cemaatlerin dahi daha yüksek fire oranlarına maruz kaldığı açık.  Bu farklılıkta, Hasidimlerin Yahudilere özgü kenetlenme dürtüsü gibi,  sosyal ve tarihsel şartlardan kaynaklanan etkenlerin bir payı vardır elbet. 

Ancak, düşünce planında, Hasidimlerin bu mükemmele yakın verimliliğinin nedeni, düpedüz katıksız bir iman gücüne bağlanabilir.  Katıksız iman, arzuların tamamen denetlenebildiği yerde olur.  Bu hesapla, İslamcı cemaatlerin en tutucularının dahi, tüketime, gösterişe, eğlenceye ve hele cinselliğe dönük iştah ve arzuların dizginlenmesinde Hasidimler kadar dirençli bir performans gösteremedikleri sonucuna varılabilir.  Doğrusu, bazı İslamcı figürlerin davranışlarına bakılırsa, arzularını dizginlemek gibi bir dertlerinin zaten olmadığı söylenebilir.  Örneğin, artık şaka maka etrafına büyücek bir kalabalık toplayan Cübbeli Ahmet Hoca’nın jetski merakından da anlaşılacağı gibi, “hızlı” bir yaşam tarzına ne kadar açık hatta aç oldukları aşikârdır.

Emsallerine oranla, Hasidimlere “katıksız bir iman gücü”nü yakıştırmak daha uygun görünüyor ama, unutmamalı ki “katıksız bir iman”, bakış açısına göre, katıksız bir şartlanma anlamına da gelebilir; katıksız şartlanma ise, beyin yıkamanın bir türevidir. Böylece, Hasidimler çocuklarını eğlenceye, tüketime ve genel olarak “dış topluma” kaptırmamak hususunda eğer çok başarılıysalar, bu başarıları doğrudan doğruya beyin yıkama becerilerine yorulabilir.

Beyin yıkama, elbette hoş karşılanacak bir şey değil.  Gıpta edilecek bir şey hiç değil. Lâkin, beyin yıkamanın en az iki boyutu olduğunu gözönünde bulundurmamız lâzım.  Beyin yıkama, hiç kuşku yok ki sadece ezbere ve ezberletmeye dayanmaz.  Sadece medrese değneğiyle yürütülen yıkama işlemleri, kalıcı sonuç vermez.  Cebir kadar, ikna ve ilham da gerekir.  Yani beyin yıkama, belirli bir pedagoji gerektirir.  Bir başarıysa eğer, Hasidimlerin başarısının sırrı işte bu pedagojide yatar.  Bu pedagojinin incelikleri nedir pek bilinmez, ama etkililiği karşısında insanın şapka çıkarıp “helâl olsun” demesi işten bile değil.

Diğer taraftan, bunun hayranlık uyandırmaktan çok, tedirgin edici, hatta ürkütücü bir yanı olduğu da muhakkak.  Çünkü sonuç itibariyle, bağımsız ve “vicdanı hür” bireyler yerine, ebeveynlerinin boy boy kopyası olan bir karınca ordusu yetiştirmeye yarayan bir pedagojidir bu.  “Bağımsız” ve “vicdanı hür” gibi iddialı sıfatlar bir kenara konulsa bile, bu pedagojinin hiç değilse “rengârenk ve sereserpe” insanlar yetiştirmeye yaramayacağı ve böylece, en azından çeşniye açık ve alışık bir liberal ortamda pek fazla benimsenmeyeceği ve bir şekilde tedirginlik yaratacağı ortada.  Yukarıda sözünü ettiğim ve bir kaçını tanıdığım semt sakinlerinin Hasidim toplulukları karşısındaki tedirginliğinin nihai kaynağı da belki bu.

III

Yazımın başında değindiğim mahalle toplantısında, bu tedirginliğin iyice su yüzüne vurması beklenirdi, ama vurmadı.  Kimbilir, belki “anti-semitizm” suçlamasıyla karşılaşmamak için, bazıları sessiz kalmayı yeğledi.  Gene de, hahamın konuşmasının ardından bir takım şikayet ve serzenişlerde bulunulmadı değil.  Bunları dinlerken aklımda yer eden bir-iki “diyalog” örneğini artık daha fazla uzatmadan aktarayım.

Tahmin edileceği gibi, şikayet ve serzenişler Hasidimlerin öncelikle günlük hayattaki “anti-sosyal” davranışlarıyla ilgiliydi.  Örneğin Quebec asıllılardan bir mahalleli, kendi çocuğuyla evinin bahçesinde oynamaya gelen bir Hasidim çocuğunun, ailesi tarafından farkedilir farkedilmez nasıl hızla derdest edilip götürüldüğünden, böyle bir hareketin yalnız kendi çocuğunun değil bizzat Hasidim çocuğunun üzerinde de olumsuz izler bırakabileceğinden yakındı.  Bu tür yakınmalar karşısında haham, ya soruları geçiştirmekle yetindi, ya da, şikayet konusu davranışların “münferit” olaylar olduğunu savunarak, dolaylı inkâr yolunu izledi.

Buna karşılık haham, sanılandan daha açık bir topluluk olduklarını gösteren örnekler vermekten de geri durmadı: kendisi de dahil birçok Hasidik ailenin, kendilerinden ve Yahudi olmayan her çeşit insanla pekâlâ dostluklar kurduğunu, evlerinde ağırladıklarını; kimi Hasidik ailenin çeşitli eğlencelerini her kesimden insanlarla paylaştığını, hatta bazı varlıklı ailelerin dinine diline bakmaksızın tüm bir semt halkını davet ettikleri Hasidim düğünlerine bile rastlandığını uzun uzun anlattı.  Gerçekten de, gazetelerde böyle düğün haberlerine rastlanmıyor değil, ama bu düğünlerin en ciddi ulusal gazetelere dahi haber yapılacak kadar nadir oldukları da kesin.

Hahamın, aynı doğrultuda verdiği örneklerden biri de, maneviyat arayışındaki Hıristiyan bir kadının başvurusuyla ilgiliydi: “Bir gün bize geldi, sinagogumuzda dua edip edemeyeceğini sordu, kendisini hemen buyur ettik.”  Bu aslında ilginç bir örnek, çünkü doğrudan dini örf ve âdetlere dokunduğundan, netameli bir yanı var.  Nitekim, dinleyiciler arasında oturan genç bir Hasidim dayanamadı, uzun ve fevkalâde girift izahlarla, hahamın açıklık mesajına ince bir ayar yaptı.  Derken, sonunda lâf döndü dolaştı, Hıristiyanlıktan veya başka herhangi bir dinden Yahudiliğe geçişin mümkün olup olamadığı konusuna geldi.  Normal şartlarda, bunun mümkün olmadığı düşünülür, ancak lafın gelip dayandığı noktada, konu epey karıştı ve muallâkta kaldı.  Fakat iki Hasidimin konuşmalarından, şu kadarını anlar gibi olduk: Yahudiliğe dışarıdan giriş pekâlâ mümkündür, lâkin bu zorlu ve çileli bir süreç gerektirir.  Muhtemelen kendisi de haham veya haham adayı olan genç Hasidimin anlatmaya doyamadığı zorluklarına bakılırsa, pek az faninin katlanabileceği bir süreçtir bu.  Şu halde, yalnız pratikte değil teoride de, Yahudiliğin kapıları dışarıya açıktır, ama Yahudiliği hakedenlere, o kapıları açabilenlere açıktır.  Ne var ki, bu kapıları açmak için nasıl ve ne kadar bir iman gücü lâzım geldiğini pek anlayamadık.  Sözgelimi, sinagogda huzur arayan Hıristiyan kadıncağızın, günün birinde aklına esip de Yahudi olmaya karar verse, dualarına daha kaç gün, kaç ay ya da kaç yıl devam etmesi ve başka hangi ahret sınavlarından geçmesi gerektiğini kestirmek kolay değil.  Bu konuda sanki hahamlar arasında da yorum farkları vardı.  Bu farklar, belki de hahamların farklı Hasidim tarikatlarına bağlı olmalarından kaynaklanıyordu.  Her halükârda, üstelemediler ve tartışma uzamadan kapandı.  Toplantının çapı, bu derin ilahiyat konularına uygun değildi zaten.

Hasidimlerin günlük hayattaki bazı olumsuz davranışlarına yönelik olarak, benzer bir şikâyet bu sefer, Hasidimlerden olmayan, seküler bir genç Yahudi’den geldi.  Genç adam, Yahudi olduğunu ve Yahudi olmaktan gurur duyduğunu üstüne basa basa belirttikten sonra, sözünü hiç sakınmadan içindekileri döktü ortaya: “Sokakta yürürken, karşıdan bir Hasidim bana doğru geliyor.  Alışkanlıkla herkese yaptığım gibi, ona da selam veriyorum, hiç tınmadan yanımdan geçip gidiyor.  Bunu bir değil, çok defa yaşadım.  Hatta yanıma yaklaştığında selamıma karşılık vermektense, karşı kaldırıma geçmeyi yeğleyenlere dahi rastladım.  İstediğim, sadece bir selam—üstelik bedava.  Ama bir selam vermek, yolunu değiştirip karşı kaldırıma yürümekten daha zor geliyor onlara demek ki.  Bazen Hasidimlerin, bir selamı kendilerinden olmayanlara çok gördüğü hissine kapılıyorum.  Hatta bazen çok daha kötü hislere kapılıyorum.  Kaldırıma yığılıp kalsam, acaba o zaman dönüp bir bakar mı, bir ambulans çağırma zahmetine girer mi diye, kimi zaman tuhaf sorular üşüşüyor kafama.  İnsanda neden böyle duygular uyandıran bir halleri var?  Hasidimler neden böyle?”

Konuşmacı haham, Yahudi gencin bu yakınmaları karşısında hiç istifini bozmadı, yalnız bu sefer onları “münferit olaylar” olarak geçiştirmek yerine, şaşırtıcı bir cevap verdi: “O Hasidim kardeşler eğer senin Yahudi olduğunu bilselerdi, elbette selam verirlerdi, hiç dert etme! Eğer Yahudi olduğunu söyleseydin veya bir şekilde belli etseydin, selamlarını alırdın!”

Yahudi genç, “özrü kabahatinden büyük” böyle bir cevap karşısında ne diyeceğini bilemezken, dinleyiciler arasından kahkahayla karışık öfkeli bir tepkinin gelmesi gecikmedi tabii: “Selam almak için Yahudi mi olmamız gerekiyor?!”

Haham, bu tepkiden etkilenmişe benzemiyordu, tepkinin mantığını anladığına dair de bir belirti yoktu pek.  Ama salonun karışmasından rahatsız olan diğer konuşmacı kadın, sazı eline aldı ve gözlerini Yahudi gence dikerek, hahamın cevabındaki hikmeti açıklamaya girişti: “Sen Yahudi olduğunu söylüyorsun.  Ama giyiminde, kuşamında ve halinde Yahudi olduğunu gösteren herhangi bir işaret yok.  Genel topluma karışmış, seküler bir insansın.  Bunda hiçbir sorun yok.  Ben kendim de öyleyim.  Ama bir düşün: senin kızdığın Hasidimler, Yahudiliği sonuna kadar yaşamak için, genel toplumdan farklı olmayı ve görünmeyi göze almışlar.  Bu bir cesaret işidir ve büyük fedakârlık ister. Hasidimler, Yahudiliğin paratonerleri gibidir: görünürlüklerinden ötürü, bütün yıldırımlar onlara düşer, bütün kabahatler ve olumsuzluklar onların üzerinde kalır, onların hanesine yazılır.  İçe-dönük, selam-sabahsız halleri, üzerilerindeki yoğun baskıya ve kem gözlere karşı geliştirdikleri korunma ve direnme mekanizmalarının nahoş tezahürleridir sadece.  O bakımdan, genel çağdaş topluma katılmış, rahatı ve konformizmi seçmiş seküler Yahudilerin Hasidimlerin bazı yanlışlarına ve ayıplarına daha hoşgörülü yaklaşmaları gerekir.  Çünkü Hasidimler, bir bakıma Yahudiliğin taşıyıcılarıdır; Yahudiliği yalnız kendileri için değil, tüm Yahudiler için yaşayanlardır.”

Konuşmacı kadın yazarın söyledikleri, Hasidimlerin kendilerine biçmiş oldukları tarihi misyonu gayet güzel özetliyordu.  Aynı zamanda,  Hasidim’lerin tüm Yahudi dünyasından beklenti ve taleplerini de gerekçelendiren bir özetti bu: Siz ey Yarım-Yahudiler! Sürünün kayıp koyunları! Siz ey tatlı su Yahudileri! Dinimizin gereklerini ihmal ettiniz, çoğunu unuttunuz.  Ama bari bizi unutmayın ve manen maddeten destekleyin, çünkü biz sadece kendimiz için değil, sizin için de dua ediyoruz.  Yalnız kendimizin değil, sizin de duacınızız!

Yazar kadının müdahalesinden hahamın memnun olması beklenirdi, ama o, hiç renk vermedi, memnuniyetini gösteren herhangi bir harekette bulunmadı. Dışarıdan gelebilecek hiç bir argümana veya gerekçeye ihtiyacı yokmuş gibi bir hali vardı.  Maddi destekten farklı olarak, manevi desteğe karnı toktu anlaşılan.

Bu arada belirtmeli ki, yazar kadının Hasidimleri hoş gösterme çabası yalnızca seküler Yahudilere yönelik değildi.  Konuşmasının bir noktasında, düzenin karşısında veya marjlarında yer alan, anarşist, “anarşizan” yahut “özgürlükçü bohem” denebilecek yaşam biçimleriyle Hasidik hayat tarzı arasında bir takım koşutluklar kurmaktan da geri kalmadı. Bu hayli cesur bir girişimdi ama, anaşistlerle herhangi bir şekilde ortak bir zemini paylaşma fikrini hahamın hafsalasının alması pek olası değil.  Yazar kadının uzun konuşması boyunca, hahamın boş gözlerle etrafa bakmasının bir nedeni de buydu belki.  Diğer taraftan, “anarşist” kesimlerden insanların yazar kadının bu cesur yorumunu pek benimsemeyecekleri ve muhtemelen sadece bir gülümsemeyle karşılayacakları tahmin edilebilir; ama salonda onların varlığına dair bir belirti bile yoktu.  

Tartışmalar ilerledikçe ortaya çıktı ki, salonda söz alıp da konuşanların çoğunluğu Yahudi asıllı.  Hasidimlere yönelik en sert eleştiriler de onlardan geldi.  Bu anlamda toplantı, resmen ilân edildiğinden farklı olarak, Hasidimleri Yahudi asıllılarla buluşturma işlevini gördü; Yahudi olmayan semt sakinleri belki çoğunlukta olsa da, geri planda kaldı.  Semtin seküler Yahudileri, Hasidimlere duaları karşılığında ne maddi ne de manevi destek vermeye hazırdılar, ama diğer dinleyiciler gibi, toplantıya Hasidimleri daha iyi tanımak, iç dünyalarına biraz olsun nüfuz edebilmek amacıyla gelmişlerdi.  Fakat bu amaçlarına ulaşma hususunda, diğer dinleyicilerden daha başarılı oldukları şüpheli. 

İsrail’de, Hasidimlerin de dahil olduğu aşırı dinci topluluklarla seküler veya “dünyevî” kesimler arasındaki anlaşmazlıkların ve uçurumun derinleştiğini giderek daha sık duyuyoruz.  Böyle bir kutuplaşma ne Kanada genelinde ne de bahsi geçen mahallede elbette sözkonusu değil.  Kanada’nın ortamı, halihazırda ciddi bir kutuplaşmaya müsait değil zaten.  Ancak burada da, Yahudi dünyasının seküler ve dinci kesimleri arasında artan bir gerginlik ve iletişim kopukluğu olduğu kesin.  Toplantıdan çıkan en önemli sonuç buydu.

Diğer taraftan, Hasidim cemaatinin açılması hayli zor bir kara kutu olduğunu teslim etmek gerekiyor.  Bu kutunun içi dışarıdan görüldüğü gibi değil.  Dışarıdan bakınca, cemaati neredeyse Katolik Kilisesi gibi bütünsel, “monoblok” bir yapıya benzetmek mümkün.  Hasidimlerin tekdüze kıyafetleri ve disiplinli görüntüleri, bu algıyı yanlış şekilde güçlendiren bir etken.  Oysa tek bir değil, onlarca, hatta yüzlerce Hasidim cemaatinden sözedilebilir.  Nitekim toplantı açılışında sözüne başlamadan önce haham, tüm Hasidim kurumları adına değil, sadece kendi sinagogu adına konuşabileceğini vurgulayarak, kendini yanlış tanıtan sunucuyu düzeltmek ihtiyacını duydu.

Hasidim cemaatlerinin çoğunun nüvesinde, yüzyıllar içinde oluşmuş küçük, şahsına münhasır hanedancıklar var.  Sayılarının bolluğunu  açıklayan da bu herhalde.  Hasidim cemaatleri, çok daha gevşek kurumsal yapılarıyla, bazı bakımlardan Hıristiyan kiliselerinden çok, şeyhlerinin çiftliği olan İslam tarikatlarına benzetilebilir.  Fakat bu tarikatlardan farklı olarak, dağınık ve kaotik bir manzara sunmazlar;  bu bağlamda ne birbirlerinin kuyusunu kazarlar, ne de aralarındaki rekabeti dışarıya yansıtırlar; kısacası, bir tür “çeşitlilik içinde birlik” ilkesine bağlı kalmayı becerirler.  “Kara kutu”nun tılsımı, herhalde bu becerilerinde gizlidir.

Seküler Yahudilerin bile bu kutuyu açmakta zorlanmalarına o yüzden şaşırmamak gerek.  Dahası, kesif bir teolojiye bulanmış nice arkaik tabu, şifre ve sembolle tıka basa dolu olan bu kutuyu açmak, değme bir antropolojinin dahi kolay kolay altından kalkabileceği bir işe benzemiyor.  O bakımdan, Yahudi olsun olmasın, Hasidimleri tanımak için toplantıya gidenlerin orada duyduklarıyla tatmin oldukları şüpheli.  Kendi hesabıma, toplantının merakımı gidermek şöyle dursun, büsbütün tetiklediğini söyleyebilir.

_____________________________________

Bu yazı 5 Ekim 2011′de www.acikgazete.com ve Birikim Güncel’de yayınlanmıştır.

ELÇİ ALLEN, İSRAİL ve “EMPERYAL” DİPLOMASİ

Ocak 25, 2011

Kanada, muazzam coğrafi büyüklüğüne rağmen, küçük nüfusu dolayısıyla dünya jeopolitiğinde orta boy bir ülke sayılır.  Bu niteliğiyle de dış politikasında önceleri kolonisi olduğu Britanya’yı, şimdilerde ise güçlü müttefiki ABD’yi sadakatle izleyen bir ülke olarak tanınır.  Resmi hamisi halen Britanya olmakla birlikte, bugün Kanada’nın asıl hamisi Amerika’dır; izinden gittiği asıl ülke de Amerika’dır.  Gerçi bazen, sözgelimi Irak’ta olduğu gibi, rotadan hafifçe sapabilir; yahut Afganistan’da olduğu gibi, savaş çarkına ayak uydurmakta zorlanabilir, ama Kanada’nın uluslararası arenada güney komşusunun gölgesi dışına çıktığı, kendi başına inisiyatif aldığı pek görülmez  (Küba politikası bir istisna gibi durabilir, ama Amerika’nın şimşeklerini üzerine çekecek kadar değil).

Ne var ki, Kanada’nın her zaman Amerika’yı geriden izlemekle yetinmeyip, ondan daha atılgan olduğu, âdeta rol çaldığı durumlar yok değil.  Bunlardan biri ve belki de en tuhaf olanı, Kanada’nın İsrail politikasında gösteriyor kendini.  Son zamanlarda Kanada, normal şartlarda İsrail’in sorgusuz sualsiz savunuculuğunu kimseye bırakmayan Amerika’nın bayağı önüne geçmiş bir görüntü veriyor.  Bu belki kolayca farkedilen bir durum değil, fakat Yves Engler’in bu yıl çıkan yeni kitabına bakılırsa, Kanada’nın dış politikasını yakından izleyen araştırmacılar için aşikâr bir durum.  Engler de, bu araştırmacıların önde gelenlerinden.  Kanada’nın Haiti’deki karanlık rolünü ele alan bir kitabı var (Anthony Fenton ile birlikte yazdığı, Canada in Haiti: Waging War On The Poor Majority, Red Publishing, 2005).  Ama öncelikle Kanada’nın dünya genelindeki dış politikasının eleştirel bir taramasını içeren çalışmasıyla tanınıyor (Black Book of Canadian Foreign Policy, Red Publishing, 2009).

Engler, Kanada ve İsrail: Aparteid’i İnşa Ederken, adlı son kitabında ise, İsrail’de giderek kökleşen ırkçı rejimin korunmasında ve meşrulaştırılmasında Kanada’nın dolaylı fakat küçümsenmeyecek katkısını inceliyor.  Engler’in anlattıklarından anlaşılan o ki, kemikleşmiş ve yapısallaşmış bu “dolaylı” katkı, bazı konjonktür değişiklikleri karşısında dolaysız ve iyice bariz bir şekle bürünebiliyor.  Örneğin, Washington’da Demokratların yönetimi devralmasıyla Amerika’nın koşulsuz İsrail savunuculuğu bir nebze de olsa zaafa uğrarken, Muhafazakârların Ottawa’da iktidara gelmesiyle birlikte Kanada’nın İsrail savunuculuğu bütün çıplaklığıyla ön plana çıkabiliyor.

Kanada’nın İsrail’e dönük şaşmaz desteğinin belki de en afallatıcı örneği, Lübnan savaşı sırasındaki tavrı.  İsrail’in Lübnan’ı tarumar etmesine göstermelik de olsa ses çıkarmayan tek ülke olarak biliniyor Kanada.  Üstelik, bizzat kendi vatandaşı olan çok sayıda insan İsrail bombardımanına hedef olmuşken.  Ama Engler’in işaret ettiği gibi, yıllardır İsrail-Filistin çatışmasının merkezinde bulunan kaçak yerleşimler konusunda Kanada’nın tavrı daha da şaşırtıcı, çünkü Amerika bile Filistin topraklarındaki bu Yahudi yerleşimlerinin hâlâ genişleyerek devam etmesine karşı tepki gösterirken, Kanada’dan çıt çıkmıyor.  Kanada bugün İsrail’le o kadar özdeşleşmiş vaziyette ki, Küba’da ve ardından Venezuela’da olduğu gibi, bazı ülkelerde İsrail’i resmen temsil etme işini üstlenerek, bir bakıma onun yerini almış durumda.

Kanada’nın desteğinden duydukları memnuniyeti İsrailli yetkililerin her vesileyle dile getirmeleri o bakımdan boşuna değil.  Mesela İsrail Dışişleri Bakanı Avidgor Lieberman’ın 2009 Temmuz’unda şöyle bir ifşaatta bulunduğunu öğreniyoruz, Engler’den: “Bugünlerde İsrail’e Kanada’dan daha dost bir ülke bulmak zor.  (Kanada’nın) hem hükümetindeki hem de muhalefetindeki sadık dostlarımızla ortak bir dünya görüşünü paylaştığımız gibi, Ortadoğu’dan Kuzey Kore’ye, İran’dan Sudan’a ve Somali’ye dek pek çok konuda aynı tespit ve algılara sahibiz.  Dünyada hiç bir ülke bize böylesine mükemmel bir anlayış göstermedi”(s. 94-95).  Lieberman, Türk kamuoyunda daha ziyade Türkiye büyükelçisinin maruz bırakıldığı aşağılayıcı muamelenin arkasındaki rolüyle tanındı ve tepki aldı ama, Engler’in de vurguladığı gibi, dünya kamuoyunda İsrail vatandaşı Arapların İsrail’den sürülmesi gibi cüretkâr ve açık ırkçı talepleriyle tanınan bir figür daha çok.  Engler’in böyle bir figürden övgü almanın Kanada için utanç verici olduğunu düşündüğü muhakkak. 

Kanadalı araştırmacı, ülkesinin İsrail politikasının son tahlilde halkın genel eğilim ve arzularını yansıtmadığı kanaatinde.  Ona göre, çeşitli iç politika alanlarından çok daha büyük ölçüde, Kanada’nın dış politikası küçük bir seçkinler gurubunun tekelinde. “Yahudi lobisi”nin varlığının elbette hissedildiği, ancak sırf bu lobinin varlığıyla açıklanamayacak bir tekel bu.  Engler, güçlü bir yurttaş inisiyatifi ve aktivizmle bu tekelin kırılarak, ülkenin dış politika oluşturma mekanizmalarının demokratikleştirilmesi gerektiği görüşünde.

Kanadalı yazarın tahlilleri ve çözüm önerileri kuşkusuz tartışılabilir, bu arada bazıları fazlaca idealist ve ahlâkçı bulunabilir; fakat bir sürü tespit ve gözleminin, diplomatik pratiklerin ağır bastığı en reel politik çerçevede bile gözardı edilemeyecek hususlar içerdiği su götürmez.  Ancak burada amacım Engler’in çalışmasını değerlendirmek değil.  Sadece, tesadüfen tanık olduğum bir toplantıdan edindiğim izlenimleri ve bu izlenimlerin zihnimde uyandırdığı bir kaç hususu aktarmak istiyorum.  Lâkin Engler’in çalışmasının, bu izlenimlerime anlam kazandıran bir arkaplan oluşturduğunu da belirtmeliyim.

Sözkonusu toplantı, Montrealli Yahudilere ait bir kültür merkezinde yapılacaktı.  Normal koşullarda, toplantıdan haberim olması mümkün değildi, çünkü kamuya duyurulmamıştı.  Kamuya resmen kapalı ve gizli bir toplantı değildi bu; ama belli ki duyuru ve katılımı Yahudi cemaati ile sınırlı tutulmak istenmişti.  Üstelik, tüm Yahudi cemaati de değildi burada beklenen; cemaatin azınlık sayılabilecek, nispeten daha küçük bir bölümüydü.  Yahudilerin daha “sulandırılmış”, daha seküler ve liberal sayılan kesimiydi bu.  Toplantının yapıldığı bina da, bu özelliklerini yansıtır gibiydi: adı “tapınak” olmakla birlikte (Temple Emanu-El-Beth Sholom), içindeki müze, sergi ve konferans bölümleriyle bir mabetten çok, kültür merkezini andıran bir yapıydı bu.

Toplantının konusu, “elçiliğimizin (yani ‘bizim Kanada’ elçiliğinin) penceresinden İsrail’e bakış”tı. Toplantıda ilkin merkeze yeni dönmüş bulunan Kanada’nın İsrail büyükelçisi Jon Allen konuşacak, İsrail deneyimlerini anlatacak, bunu da “dostlar arası” bir “baş başa” tartışma ve değerlendirme faslı izleyecekti.  Toplantıyı özellikle ilginç kılan husus, Jon Allen’in Kanada’dan İsrail’e tayin edilen Yahudi kökenli ilk yüksek diplomat olmasıydı.

Engler’in kitabını okuyalı daha bir hafta olmamıştı ki, uluslararası politika konularıyla haşır neşir bir tanıdığım bu toplantıya dikkatimi çekti ve kendi programının elvermediğinden yakınarak, yerine benim gitmemi tavsiye etti.  Bir anlık tereddütten sonra, toplantıyı izlememe herhangi bir engel olmadığını anladım ve gitmeye karar verdim.  Birkaç ay kadar önce İsrail’in muhalif gazetecilerinden Gideon Levy’nin çok aydınlatıcı bir konuşmasını dinlemiştim (ve ardından da Birikim dergisinin Kasım 2010 sayısında hakkında yazmıştım).  Onun üstüne İsrail’i bir de Kanada’nın İsrail elçisinden, hem de Yahudi kökenli elçisinden dinlemek, üstelik Engler’in tasvir ettiği bir Kanada’nın elçisinden dinlemek hiç de fana olmayacaktı.  Tabiatıyla, tam bir tezat bekliyordum böyle bir karşılaşmadan.  İçerikleri bir yana, konuşmaların biçimleri arasındaki tezat da yeterince belirgindi zaten: Levy, geniş ve heterojen bir kitleye hitap etmişti; elçi Allen ise sınırlı ve homojen bir guruba konuşacaktı.

Halen görevde bir diplomat olduğu için, büyükelçinin konuşma yapmak için usul gereği bakanlığından izin alması gerekiyordu.  Toplantıya bu izni almadan icabet ettiği için, konuşmasının resmiyetten uzak ve “dostlar arasında” kalması talebi de ondan gelmişti.  Ancak, toplantının gizli veya kamuya kapalı sayılmasını gerektirecek bir talep değildi bu.  Zaten günümüzün Wikileaks dünyasında, bu tür bürokratik usullerin ne kadar hükmü olduğu ortada.

Toplantı beklenildiği şekilde, dostlar-arası ve gayrı-resmi bir atmosferde geçti.  Muhtemeldir ki dinleyiciler arasında Yahudi olmayan tek kişi bendim.  Oraya sanki gizliden sızmışım gibi olmamak için, elçinin konuşmasını izleyen tartışma faslında, sorduğum bir soru vesilesiyle Türkiye’den geldiğimi belirterek kimliğimi açıklama imkânı buldum.  Bunu yapınca, gayrı ihtiyari bir irkilmenin dışında, kem gözlerle karşılaşmadım.  Tersine, aramızdaki kısa bir söz alışverişinden, toplantıdakilerin hiç değilse bir kısmının sıcak ve dostane ilgisini üzerimde hissettim.  Belki daha ortodoks bir Yahudi cemaati içinde değişik tepkilere maruz kalabilirdim, kimbilir.

Toplantı beklenildiği şekilde geçti ama, elçinin konuşması benim beklediğimden  farklıydı.  Bir diplomat, ne kadar açılırsa açılsın çok fazla açılamaz diye düşünürken, sandığımdan da fazla açıldı elçi Allen: İsrail’in iyi tarafından girdi, kötü tarafından çıktı ve sonunda hayli nüanslı bir tablo koydu ortaya.  Gerçi, gerek Kanada gerek İsrail hükümetleri hakkında konuşmaktan maharetle kaçınarak, diplomatlığını hiç göstermedi değil; fakat İsrail’in derin yapısal çelişkileri hakkında söyledikleri, kendine sakladıklarından çok daha önemliydi.

Elçi Allen’in İsrail’in “iyi tarafı” ile ilgili tespitleri, kimsenin yabancısı olduğu gerçekler değil: bu ülke, engin bir çölün ortasında pırıldayan bir vaha durumunda hâlâ.  Sosyal bakımdan hızla Ortadoğululaştığı sık sık dile getirilmesine rağmen, bilim ve teknik bakımından Ortadoğu’daki tartışmasız üstünlüğünü koruyor; üstelik çevresindeki onca Arap ülkesi karşısında bu üstünlüğü giderek daha da artıyor.  İsrail bugün, kişi başına düşen Nobel sayısı bakımından en ön sırada.  Teknoloji üretmekte pek çok Avrupa ülkesinin ilerisinde ve bu teknolojiyi ihraç etmekte de hiç bir sıkıntısı yok.  Ekonomisi de iyi bir dönemden geçiyor.  Yatırımlar, ticaret, tüketim, hepsi yerinde.  Eğlence mekânları, plajlar, lokantalar dolup taşıyor (Ortadoğu’daki artan savaş tehlikesinin tam da kapak olduğu 7 Ocak 2011 sayısında, Economist dergisinde çıkan bir ekonomik durum raporu da bu gözlemleri fazlasıyla doğrular nitelikte). 

Diğer taraftan, bir on yıl öncesine göre asayiş de berkemâl: sokaklarda patlayan bombaların ve bombacıların sayısında hissedilir bir azalma var.  Gazze taraflarından ara sıra atılmaya devam eden füzelerin etkisi ise, İsrail hükümetlerinin büyük bir sabırsızlıkla verdiği ölçüsüz karşılıklar karşısında, bir “çatapat” etkisinin ötesine geçmiyor pek.  Nitekim gündelik hayatlarının normal akışına bakılırsa, halkın büyük çoğunluğu bu füzeleri kanıksamış görünüyor.

Ne var ki, bu nispî refah ve ferahlık halinin hayli kırılgan olduğunu gösteren güçlü belirtiler mevcut.  Elçi Allen’in dile getirmekten hiçbir şekilde kaçınmadığı, tersine, özellikle vurguladığı belirtiler bunlar.  Bu belirtilerin belki de en çarpıcı olanı, ülkenin eğitim sisteminde görülen erozyonla ilgili: sözgelimi, ilk ve orta öğretime ilişkin göstergelerde, İsrail tüm OECD ülkelerinin en altına düşmüş görünüyor bugün.  Öğretmenlerin ortalama geliri, asgari ücretin üstünde değil.  Öğretmenlik mesleğine duyulan ilgi de, tabiatıyla sıfıra yaklaşmış durumda.  Biz Türkiyelilerin kulağına hiç yabancı gelmeyen, ancak bilim ve teknolojide İsrail kadar ileri ve iddiali bir ülke için hayli şaşırtıcı gerçekler bunlar.

Eğitim bağlamında, Elçi Allen’in dini eğitim ile ilgili tespitleri de, eğer gerçekten doğruysa, daha az şaşırtıcı değil.  Dediğine göre, İsrail’de dini bütün bir ailenin çocuklarını en erken yaştan başlayarak 18’ine kadar, içeriği tamamen dinî olan, yani tamamen Tevrat etrafında dönen bir eğitime tabi tutmasının önünde hiçbir sosyal ve yasal engel yok.  Burada sözkonusu olan, tarih, coğrafya, fizik, matematik gibi pozitif ve dünyevî hiç bir unsuru içinde barındırmayan, fevkalâde koyu bir dinî eğitim.  Bizdeki İmam Hatip Liseleri’nden çok, düz Kur’an kurslarıyla ortak özellikler taşıyan, her halükârda “damardan” ezbere dayanan bir eğitim.  İlk ve orta öğretim sisteminde böyle bir ikiliğin aleni mevcudiyeti, bir yönüyle İsrail devletinin “teokratik” niteliğine bağlanabilse de, ileri bir “teknoloji” ve “demokrasi” toplumunun bünyesiyle kolaylıkla bağdaştırılabilecek bir durum değil.  Osmanlı’nın köhnemiş son dönem medreselerinde bile herhalde daha fazla miktarda pozitif bilgi kırıntıları vardı.  Elçi Allen’e göre, çocuklarını böyle bir ezber cenderesine sokan ailelerin toplum içindeki yeri halen belki çok marjinal, ama sayılarının artma eğiliminde olması kaygı verici.

Allen’in İsrail toplumunda giderek yaygınlaştığını söylediği kayırmacılık ve rüşvet de, hayli tanıdık olgular.  Büyükelçi, toplumu sarmalayan genel muhafazakârlaşmanın değişik açılardan bu olguların hem nedeni hem de sonucu olduğu kanısında.  Daha çok bir içe kapanma şeklinde tezahür eden bu muhafazakârlaşmada, İsrail’in artan refahının da bir rolü var.  Allen’a göre, artan tüketim, mutlaka daha liberal bir ortam getirmiyor: en azından İsrail’in durumunda, tersine, komşusuna, çevresine ve “öteki”ne karşı daha derin bir kayıtsızlığı ve duyarsızlığı besliyor.  Her geçen gün, İsraillilerin Araplarla ve özellikle Filistinlilerle aralarındaki uçurum daha da derinleşirken, onlarla temasları ve onları yakından tanıma imkânları azalıyor.  İki halk arasındaki sosyal uçurum yetmiyormuş gibi, örülen fiziki duvarlar da bu temassızlığı büsbütün pekiştiriyor.

Sonunda bu temassızlık, belirli bir hoşgörüsüzlüğü de beraberinde getiriyor ve bu hoşgörüsüzlük, İsraillilerin yalnız kendi dışındakilere karşı değil, bizzat kendilerinden olan sivri dilli demokratlara karşı da düşmanca tavır geliştirmelerine yol açıyor.  Elçi Allen, sansür, boykot ve hele ülkeye sokmama gibi, hoşgörüsüzlüğün hemen her türlü tezahürüne karşı prensip olarak direnilmesi taraftarı: sözgelimi, Chomsky ve Finkelstein gibi İsrail politikalarını kıyasıya eleştiregelen Yahudi asıllı yazarların ülkeye sokulmaması türünden girişimleri kabul edilemez gaflet olarak görüyor, en liberal çevrelerde bile bu girişimlere destek çıkan veya kayıtsız kalan çatlak seslere karşı da, şu asgari hatırlatmayı yapmadan geçmiyor: “Bu adamlar (Chomsky ve Finkelstein) katil mi, hırsız mı, soyguncu mu? Yoksa çocuk pornograficileri mi?  Ülkeye girmelerine ve konuşmalarına hangi gerekçeyle karşı çıkıyorsunuz?”

Diğer taraftan Allen, Batı’daki bir takım üniversite, fakülte veya akademisyenin İsrail’deki muadillerini boykot etmesinin yanlış olduğunu da savunmaktan geri durmuyor.  İsrail’de giderek marjinalleşen özgürlükçü ve solcu çevrelerin daha çok üniversitelerde kümelendiği anımsanırsa, bu tür bir boykotun ayrıca yanlış bir hedefi seçtiği ve yanlış kişi ve kurumların cezalandırılmasına yol açtığı düşünülebilir.

Elçi Allen, İsrail’in geleceğiyle ilgili ölçülü bir iyimserliğe sahip.  Bu ülkenin hâlâ yeryüzündeki tüm Yahudilerin sığınabileceği güvenli bir liman olma özelliğini muhafaza ettiği görüşünde. Lâkin ülkenin son yıllarda gerek kendi bölgesinde, gerekse dünya kamuoyunda giderek yalnızlaşmasının elçiyi derinden kaygılandırdığı belli.  Konuşmasında geçerken değindiği kısa fakat buruk bir tespitinden, İsrail’in Türkiye ile arasının açılmasından özellikle rahatsız olduğu da belli. Allen’a göre, İsrail’in yalnızlaşma süreci şimdiki hızıyla devam ettiği takdirde, çok uzak olmayan bir gelecekte ülkenin ufku pekâlâ kararabilir; güvenli limandan falan da eser kalmayabilir.

Allen, bölgedeki yüzyıllık çatışmanın nedenlerini tarihin karanlık koridorlarında, dinler yahut uygarlıklar-arası çelişki ve sürtüşme noktalarında aramanın vahim bir hata olduğu kanaatinde.  O bakımdan da, İsrail’de ve dünyada İslam ve Arap karşıtlığı üzerinden politika geliştirenlerin bölgedeki çözümsüzlüğü büsbütün derinleştirdiği görüşünde.  Büyükelçiye göre, İsrail-Filistin çatışması son tahlilde kıymetli bir toprak parçası üzerinde dönen bölüşüm kavgasına dayanmakta.  Tam da bu nedenle, çözümü bu bölüşüm kavgasının parametreleri çerçevesinde aramak gerek.  Ve ancak bu parametreler çerçevesinde kalınarak çözümle ilgili ciddi bir iyimserlik korunabilir.  O anlamda bu, hiç de erişilemez bir hedef değildir aslında: zira eğer çözüm gerçekten de tarih içinde bir yerlerde, sözgelimi, dinler, uygarlıklar, kimlikler gibi girift olgular arasında bulunsaydı, işin içinden çıkmak asıl o zaman mümkün olmayacaktı.  Büyükelçinin bu gözleminin ardında,  bölgenin o kadim Tarih/Coğrafya ikileminin yattığı belli: İsrail-Filistin gerçekliği, çok ufak bir coğrafyaya, buna karşılık çok büyük bir tarihe sahip.  Bütün mesele de bir yönüyle, Tarih’in Coğrafya’yı rehin almasına müsaade edilip edilmemesi noktasında düğümleniyor.

İlginç olan şu ki, ılımlı ve temkinli söylemine rağmen, Elçi Allen’in bu minval üzerinde söyledikleri Gideon Levy ve diğer radikal muhaliflerin İsrail’e ilişkin değerlendirmeleriyle pek çok bakımdan örtüşüyor.  İsrail’in görünürdeki gücüyle neredeyse ters orantılı olarak içine yuvarlandığı yalnızlaşma süreci karşısında, Allen’in bu muhaliflerle aynı yıpratıcı tedirginliği paylaştığı ve onların bazı eleştirilerini aynı açıklıkla dışa vurmasa da içten benimsediği yeterince ortada.  İsrail’i körükörüne izleyen Kanada’ın bu ülkeye atadığı kendi diplomatının bile böyle bir eleştirel konuma gelmesi, İsrail için yangın çanlarının çaldığının bir başka sembolik emaresi olmalı.  Kuşkusuz, Allen’in bu noktaya gelmesinde, bizzat kendisinin Yahudi asıllı olmasının ve İsrail’in varlığını ve geleceğini kendine dert etmesinin rölü küçümsenemez.  Çok muhtemeldir ki, Yahudi olmayan ve kendini İsrail’le özdeşleştirmeyen herhangi bir Kanadalı diplomat, atandığı bu Ortadoğu ülkesinin sorunlarına dönük ne aynı duyarlılığı gösterebilir, ne de tabiatıyla benzer bir eleştirellik sergileyebilirdi.  Kanada’nın Yahudi asıllı bir diplomatını bir Yahudi ülkesine ataması, “emperyal diplomasi” geleneğini anımsatan ilginç bir uygulama olarak da görülebilir.

Anımsanacağı üzere, eskiden çok-milletli imparatorluklar, yabancı bir ülkenin kültürüne ve diline yakın yahut yatkın buldukları vatandaşlarını, kendi milletleri içinden devşirip elçi olarak gönderebilirlerdi.  Bu uygulama, zamanın sınırlı şartlarından kaynaklanan bir mecburiyet olduğu kadar, bir lükstü de.  Osmanlı’da da, yakın kültür ve dilleri paylaşmaları hasebiyle çeşitli Frenk ülkelerine yollanan Rum, Ermeni vs. asıllı temsilci ve elçilerin sayısı az değildir.  Günümüzün ulus-devletlerinin pek azı, bu imkân ve lükse sahiptir.

Bunu görmek için, uzağa gitmeye gerek yok; Türkiye’nin son yıllardaki diplomasi serüvenine bakmak yeter.

Bilindiği gibi, AKP iktidarı döneminde, özellikle de Ahmet Davutoğlu’nun dışişleri bakanı olmasından sonra, Türk dış politikasının “Osmanlıcı” bir görüntüye büründüğü, “emperyal” bir yol tutturduğu doğrultusunda türlü iddia ve spekülasyonlar hasıl oldu.  Bunları ciddiye almak mümkün değil elbette.  “Osmanlıcılık”la itham edilenlerin de bu sıfatı ciddi şekilde üstlendikleri yok zaten. Türkiye halihazırda bir ulus-devlet ve “emperyal” bir politika gütmesi için gerekli kaynakları sınırlı olan bir ülke.  Dahası, elindeki bu sınırlı kaynakları harekete geçirecek vizyondan da yoksun bir ülke.   “Stratejik derinlik” türünden arayışların da, hoş bir özlem ve heves olmanın ötesinde, böyle bir vizyonun oluşmasına pek bir katkısı yok.

Türkiye’nin “emperyal” kapasitesi, en basit şekilde, atadığı elçilerin kozmopolitlik skalasından dahi anlaşılabilir.  Bu ülkenin ordusunda Cumhuriyet tarihi boyunca Rum, Ermeni veya Yahudi asıllı tek bir üst ve orta rütbeli T.C. vatandaşının istihdam edilmediği malûm.  Aynı durum, AKP dönemi de dahil olmak üzere Türk diplomasisi için de geçerlidir.  Bugün eskaza Ermenistan’la diplomatik ilişkiler kurulsa, hatta bu ilişkiler güllük gülistanlık dahi olsa, Türkiye’nin bu doğu komşusuna Ermeni asıllı bir memurunu elçi olarak ataması tasavvur bile edilemez.  Belki yüzyıl önce tasavvur edilebilirdi, şimdi edilemez.  Derhal türlü “güvenlik” mülahazaları devreye girer; atanacak elçinin Ermeni olması şöyle dursun, ailesindeki uzaktan yakından herhangi bir Ermeni bağı veya bağlantısı, tayininin derhal iptal edilmesini otomatikman garantiler.

Daha yakın ve gerçek bir örnek alırsak, aynı durum İsrail’e atanacak Yahudi asıllı bir Türkiye elçisi için de geçerlidir.  Düşünülecek olursa, böyle bir atama hiç de fena bir fikir olmayabilir.  Telaviv’de Yahudi asıllı bir Türkiye elçisinin İsrail’i yakından tanıma, topluma nüfuz etme ve sesini duyurma şansı herhalde daha fazladır; keza, kötü bir muameleye maruz kaldığında da, ki bu daha düşük bir ihtimaldir, o muameleye karşı koyma imkânı da daha fazladır.  Düşünceleri Kanada’nın resmi İsrail politikasının epey ötesine gitmesine rağmen—ve herhalde gidebildiği için—Elçi Allen gibi, mesleğinin müsaade ettiği ölçüde fikir ve cesaret sahibi bir diplomatın Kanada’ya fayda sağladığı su götürmez.  Allen’inkine benzer profile sahip Yahudi asıllı bir Türkiye elçisinin de Türkiye’ye getireceği artılar, herhalde daha az olmaz.  Ama gayet tabii ki Türkiye’nin şartlarında bu bir fanteziden ibarettir; şakası bile fazladır.

Diplomasi pratiklerinde etnik köken, “emperyal politika”nın elbette önemli bir karinesi değildir, ama yerine göre, bazen çok şey söyler.

_____________________

21 Ocak 2011′de www.acıkgazete.com’da yayınlanmıştır.

Gideon Levy’yi Dinlerken

Ekim 17, 2010

Son yayınlanan bir kitabı vesilesiyle halen Kanada turu yapmakta olan Gideon Levy, geçenlerde Montreal’deki  McGill Üniversitesi’nde çok çarpıcı bir konuşma yaptı.  Ortadoğu’ya dönük bir Kanada barış derneğinin girişimiyle (CJPME: Canadians For Justice and Peace In The Middle East) düzenlenen bu konuşma, yaklaşık bir saat sürmesine rağmen, iki saati aşan bir soru-cevap çekişmesine sahne oldu.  Fuayede satılan kitapları anında tükendiği için, henüz bir nüshasını bulup da okuma fırsatı bulamadım.  Ancak Levy’nin konuşmasından ve özellikle de soru-cevap bölümünden aklımda yer eden bazı tespitlerini burada kaydetmek istiyorum.  Tabii bu yoğun üç saat boyunca havaya yayılan öfke, istihza, sevgi ve mizah dalgalarını hakkıyla yansıtmama imkân yok.  Ama belki böylesi daha iyi.

Gideon Levy, İsrail’in en ciddi gazetelerinden Haaretz’in kıdemli editör ve yazarlarından.  Ve yalnız en kıdemli değil, en muhaliflerinden.  Galiba da en muhalif olanı.  Ama dediğine göre, anasından muhalif doğanlardan değil.  Uzunca bir gençlik dönemini,  “gözü kapalı” bir ortalama İsrail vatandaşı gibi geçirmiş.  Kısmen “sivil” fonksiyonlarda da olsa, İsrail ordusunda dört yıllık bir hizmeti var.  Ayrıca İsrail’in politika dünyasının merkezine yakın bir yerinde de bulunmuşluğu var.  Örneğin, İşçi Partisi’nin başkanlığı döneminde Şimon Perez’e danışmanlık yapmış.  Levy’yi şimdi bilinen muhalif kimliğine büründüren, okuduklarından çok, İntifada’lardan başlayarak bir gazeteci olarak gördükleri ve yaşadıkları olmuş.  Son kitabının adından da (The Punishment of Gaza: Gazzenin Cezalandırılması) Gazze’de birebir tanık olduğu kıyım ve sefaleti anlattığı düşünülebilir.  Oysa 2006 Kasım’ından beri Levy’nin Gazze’ye girmesi çeşitli şekillerde engellenmiş.  Bu bakımdan doğrudan tanıklığı, Gazze’nin içinde değil dışında yaşananlarla ilgili olsa gerek.  Bunların ise daha az vahim şeyler olmadığını tahmin etmek zor değil.

Levy’nin söze kendi mesleğinden başlaması boşuna değil, çünkü mesleğindeki değişimin İsrail’deki kötü gidişatın açık bir tezahürü ve bir çok yönüyle de kaynağı olduğu inancında.  Söyledikleri arasından, işte bir kaç cümle:

İsrail’de basın özgürdür; gazetedeki köşemde istediğimi yazarım; sık sık televizyon programlarına çıkarım, istediğimi anlatırım; ne hükümetten bir baskı gelir, ne de ordudan.  Meslekdaşlarımın da aynı durumda olmaması için bir neden yok.  Oysa son yıllarda gittikçe yalnızlaştığımı hissediyorum.  Eskiden pekçok gazeteci, Filistinlilerle ilgili özel (“exclusive”) haberler yapardı.  “Exclusive” haber, tanım gereği belirli bir rekabeti öngörür, bir rekabet sonucu ortaya çıkar.  Şimdilerde ise Filistinlilerle ilgili ne soran var ne de yazan.  Bu durumda, ben onlar hakkında bir şey yazınca, bir yarış sonucu değil, tamamen kendiliğinden bir “exclusive” haber çıkıyor ortaya.  Ve tabii bu haber mutlak bir ilgi boşluğunda kaldığı için, “exclusive” falan da olamıyor.  Artık en ciddi gazetelerimizde bile, iki köpeğin zehirlenme haberi manşet olabilirken, onsekiz Filistinlinin öldürülme haberi en arka sayfalarda tek bir küçük sütuna sığabiliyor. 

Levy’ye göre, İsrail medyası bugün tarihi sorumluluğunu taşımaktan aciz bir kurum durumunda.  Çünkü özgürken, özgürlüğünün gereklerini yerine getiremiyor.  Sansür değil, oto-sansür tarafından felç olmuş durumda.  Oto-sansüre direnç göstermesi ise, sansüre direnmesinden çok daha zor.  Bu haliyle İsrail medyası, kamuoyunda tek-taraflı ve tek-boyutlu bir bilgi akışının kaynağı ve halihazırdaki aparteid rejiminin bir işbirlikçisi konumunda.  Bir demokraside bilgi ve enformasyonun böylesine tek bir mecrada tutulabilmesi bir paradoks ve Levy’nin bu paradoksa ilişkin tespitleri, konuşması sırasında belirtmese de, sık sık İsrailli romancı David Grossman’a atfedilen bir gözlemle iyice örtüşüyor: “İsrail’de dininizi değiştirebilirsiniz, hatta belki cinsiyetinizi de değiştirebilirsiniz, ama siyasal görüşünüzü pek değiştiremezsiniz.”

Levy’ye göre İsrail toplumunda çatlak sesler, genellikle sanıldığının aksine, hiç de güçlü ve yaygın değil.  Bunun son kanıtını Levy, Mavi Marmara baskınının ardından gelen tepkide görüyor:  bu baskın, hangi ölçüte vurulursa vurulsun, İsrail tarafından uygulanan bir devlet terörüydü.  Ama hemen radikal İslamcı teröristlerin girişimine karşı masum bir savunma olarak resmedildi ve bu resim kamuoyunun çok geniş bir kesimi tarafından kabul gördü.  İsrail’de bugün solun esamesi okunmuyor, Levy’ye göre.  Daha liberal kesimlere hitap eden Meretz gibi parti ve akımlar, gerçek bir sol olmanın çok gerisindeler.  Bunlar, sözgelimi Oslo görüşmeleri gibi genel ve kaygan zeminler üzerinde Filistinlilere yönelik bir “açılım”ın taraftarı gibi görünüyorlar ama, yeni yerleşimlerin dondurulması veya tasfiyesi gibi bıçağın kemiğe dayandığı noktalarda çark etmeye yahut kaçak güreşmeye çok yatkınlar.  Gerçek sol olmanın sınavı, herşeyden önce, İsrail devletinin kuruluşundaki trajediyi tanımaktan ve 1948’den itibaren Filistinlilere yapılanlarla hesaplaşmaktan geçiyor.  Ama solda bunu yapmaya hazır çok az insan görünüyor.  Sol çevrelerdeki, bu taviz vermeden ve hiçbir bedel ödemeden barış talep etme eğiliminden ikrah getirmiş olmalı ki Levy, “düz” hatta “aşırı” bir sağı böyle bir “sol”a tercih ettiğini söylemekte hiç tereddüt etmiyor: “hiç değilse söyledikleri yaptıklarına daha yakın,” diyor sağcılar için.  Hayli yadırgatıcı ama, Perez’e zamanında danışmanlık yapmış sağduyu sahibi birinin neredeyse Leiberman gibilerini bile eski patronuna yeğler hale gelmesinin ciddi nedenleri olmalı.  Bu nedenlerden biri herhalde, Levy’nin İsrail toplumundaki mevcudiyetini her fırsatta vurguladığı ahlâki veya etik körlükle ilgili.  Bu körlüğe vicdan ve akıl sahibi insanlarda tanık olmak, kin ve nefretle bilenmiş çevrelerde rastlamaktan daha ağır gelse gerek.

Levy’nin etik körlük dediği şey de, İsrail toplumunun hem kendi değerlerinden, hem de daha vahimi, içinde bulunduğu gerçeklerden kopmuş olmasıyla bağlantılı.   Körlüğü yaratan başlıca etken, belki de tüm Ortadoğu topluluklarında kendini az ya da çok hissettiren, fakat Yahudiliğin olağanüstü özel şartlarında farklı ve çok daha şiddetli semptomlar veren bir mağduriyet ve mazlumiyet algısının varlığı.  Levi’ye göre, dünyada İsrail kadar mağduriyetini ve mazlumiyetini, kurduğu baskının ve yarattığı şiddetin aracı haline getirmiş bir başka toplum yok.  Mazlumiyetinin, haklılığının tek gerekçesi olduğuna körükörüne inanma noktasına gelmiş/getirilmiş bir toplum bu.  İşgal ederken de, öldürürken de, yüzde yüz etik davrandığına inanan ve bu davranışlarından değil herhangi bir rahatsızlık duymak, tersine bir tür fazilet çıkaran insanların gitgide daha çok sesini duyurduğu ve ağır bastığı bir toplum.  Bu bağlamda, Levy’nin de dikkat çektiği gibi, Golda Meir’in şu sözü pek de o kadar tuhaf sayılmamalı: “Bizi çocuklarını öldürmeye mecbur bıraktıkları için, Filistinlileri asla affetmeyeceğiz.” 

Gene aynı bağlamda, Levy, İsrail örneğinin insan ve toplum doğasına ilişkin neredeyse yasa düzeyindeki acı bir gerçeği bir kere daha ve bu sefer en dramatik şekilde doğruladığını belirtmeden geçemiyor: tarihinde büyük bir ayrımcılığa ve kıyıma uğramış bir topluluğun, bütün bu badire ve felaketleri atlattıktan sonra, kendi idaresi veya iradesi altında kalan güçsüzlere karşı, şevkati falan geçtik, ama en azından daha anlayışlı ve hoşgörülü davranması beklenir.  Ama hayır: tersine, geçmişinde maruz kaldığı felaketlerin acısını, üstelik hiç ilgileri yokken, âdeta kendi güçsüzlerinden çıkarırcasına üzerilerine gittiğini, onların mutlak bir yoksunluğa sürüklenmelerinden rahatsızlık bile duymadığını, ya da en iyi şartlarda bu durumları karşısında kolaylıkla kör ve sağır kalabildiğini görüyoruz.  Ufak bir rüzgar değişikliğinde dahi, güç dengesindeki ufak bir oynamada bile, mazlumun çabucak zalime dönüşüvermesi işten değil!

Bir soru üzerine, Levy’nin İsrail adaleti hakkında söyledikleri de, medya hakkındaki görüşlerinden pek farklı sayılmaz:  genelde ülkenin en güven veren kurumlarından biri olan adalet sistemi, kendi içinde hayli verimli ve etkin olabilir—ama sadece İsrail vatandaşlarını, özellikle de Musevi asıllı İsrail vatandaşlarını kollayan bir sistemdir bu; Filistinlilerin talepleri karşısında hemen her zaman sağır bir duvardan farksızdır.  Kurulu düzenle işbirliği ve organik bağı, medyanınkinden de barizdir.

Levy’nin eleştirileri aslında, genel olarak İsrail demokrasisinin bütününü kapsamakta.   Söylediklerine bakılırsa, kendisinin işaret ettiği bir benzerlik değil ama, âdeta köle ile meteklerine kapalı olan ve sadece kendi yurttaşlarına çalışan Antik Yunan sitelerindeki emsallerini andırıyor İsrail demokrasisi.  Bazı muhalifler tarafından sık sık yapılmasına karşın belki böyle bir benzetme anlamlı değil; üstelik bu benzetmenin Antik Yunan’a mı, yoksa İsrail’e mi haksızlık olduğu tartışılır.  Ama her halükârda, temelleri sağlam olmayan ve Levy’ye göre özellikle de son bir buçuk yıldır uçurumun eşiğinde duran bir demokrasi İsrail’deki.  Bizzat İsrail vatandaşlarının dahi hak ve hukukunun güvende olmadığı, sivil toplum örgütlerinin dolaylı fakat etkin baskılarla susmaya zorlandığı, sözümona kuvvetler ayrılığının işlemez hale geldiği bir demokrasi.

Tabiatıyla, Levy’nin İsrail’in varolma hakkını savunmakta diğer İsraillilerden aşağı kalır yanı yok.  Ancak ona göre varolma hakkının savunulması,  İsrail’in kuruluşundan beri inatla izlenegelen sömürgeci politikalardan vazgeçilmesi ve 67 hudutlarına çekilinmesiyle mümkündür.  Tabii aslında bu da yetmez, çünkü sorun daha da gerilere, İsrail devletinin kuruluş sürecine kadar uzanmaktadır:  herşeyden önce görmek gerekir ki, İsrail devleti bir büyük günahın, bir derin adaletsizliğin üzerinde yükselmektedir.  Bu adaletsizliğin temelde giderilmesi mümkün değil, ama Filistinlilere yapılan kötülüklerin hiç değilse bir kısmı, en azından maddi kısmı, telafi edilmeye çalışılabilir; verilen zararlar tazmin edilebilir:  bu yönde gösterilecek arzu ve irade, yapılacakların kendisi kadar değerlidir bir bakıma.

Levy’ye göre elzem olan, İsraillilerle Filistinlilerin arasındaki pazarlık ve müzakereleri simetrik bir alış-veriş ilişkisi olarak algılamaktan kaçınmaktır.  Onun verdiği örnekle ifade edersek: arabasını çaldığınız kişiye, arabasını iade etmek için koşullar öne süremezsiniz.  Burada “bir taviz sana bir taviz bana” pazarlığı sökmez.  Hiçbir risk almadan yahut riskleri baştan sıfıra indirdikten sonra yola koyulma hevesi beyhudedir.  Onyılların sürüklediği bugünkü çıkmazda öncelikli husus, siyasal bir çözüm elde etmek değil, Filistin topraklarındaki işgali bitirmek ve Filistinli göçmen sorununu çözmektir.  Siyasi çözüm bunların arkasından gelir.

Bu uğurda Filistin halkının önemli bir kısmını temsil eden Hamas da, radikal söyleminin yıkıcılığına bakılmaksızın muhatap alınmalı ve müzakere masasına oturması için yollar aranmalıdır—ve tabii ilk adımı atmasını Hamas’tan beklemeksizin.  Kaldı ki, çığrından çıkmış şimdiki ortamda, elinde rehin bulunan bir İsrailli askerin iadesi için kendisiyle yapılan pazarlıklar nedeniyle,  halihazırda zaten muhatap alınmaktadır Hamas.  Levy, haklı olarak şunu sormadan edemiyor:  rehin bir askerin akıbeti için Hamas’la pazarlık yapmak pekâlâ meşru görülürken, iki halkın geleceğini müzakere etmek nasıl olur da meşru sayılmaz?  Çok gürültü koparmasına rağmen, bu soru aslında Levy ve benzeri “müzmin” muhaliflerin dışında düzenin bekçilerinin de kafasını kurcalamıyor değil.  Örneğin Mossad’ın eski şeflerinden Ephrahim Halevy’nin Hamas’la bir sürü konuda konuşulmasına taraftar olduğu biliniyor.

Şurası aşikâr ki Hamas’ı FKÖ ile birlikte tanımak, aralarındaki uyuşmazlığın giderilmesini teşvik ederek ayakları üzerinde durabilen bir Filistin devletinin kurulmasına destek vermek, bütün bunlar İsrail’in barış içinde yaşayabilen normalleşmiş bir ülke haline gelmesinin, hatta uzun vadede bizzat varlığını sürdürebilmesinin asgari şartlarındandır.  Oysa, Levy’nin bıkkınlıkla vurguladığı gibi, İsrail’in niyeti başından bozuktur; onun için de, her türlü şartın asgarisini bile yok sayarak hareket etmeye devam etmekte, Filistinliler arasındaki bölünmeden miyopça medet umarak yarar sağlamaya çalışmakta,  dalga dalga yayılan Yahudi yerleşimcileri  etkin şekilde durdurmaya dahi yanaşmamakta, bazen ters yöndeki beyanlarına rağmen, işlerlikli bir Filistin devletinin kurulmasını engellemek için her türlü hile ve manevraya başvurmaktan geri durmamaktadır.

Levy’ye göre, İsrail’i bu yoldan döndürecek irade, artık kendi içinde mevcut değildir.  Belki de hiç olmadı, ama bugün gelinen noktada, İsrail’i doğru istikamete yöneltecek asıl güç, dış dinamiklerdir.  Bu dış dinamikler,  sonuçları önceden kestirilmesi zor bir takım jeopolitik ve sosyolojik süreçlerdir elbette; ancak bu dinamikler arasında kudretli siyasal özneler de vardır ve bunlar, İsrail’in düşmanlarından çok dostlarıdır:  yani, başta Yahudi diyasporası ve türlü lobileri olmak üzere, Batı ülkeleri ve tabii özellikle ABD… Ama ne yazık ki bu kudretli dostlar, İsrail hükümetlerinin politikalarını koşulsuz desteklemekle, bu ülkeye aslında kötülük yapmaktadırlar: gene Levy’nin mecazıyla ifade edersek, uyuşturucu bağımlısı bir hastayı istemediği ancak onu kurtarabilecek acil bir tedaviye yönlendirmek yerine, ona istediği uyuşturucudan daha fazlasını vererek sadece çok geçici olarak rahatlamasını yeğleyen ve genellikle de kendi rahatları için, gerisini pek düşünmeyen dostlardır bunlar.

Peki, bu kadar baltalama ve yokuşa sürme sonunda bir Filistin devleti kurulmazsa ne olur?  Olacağı herhalde şudur: Ürdün nehri ile deniz arasında kalan coğrafyada, yurttaşlık talepleri ve insan haklarına dönük yeni bir mücadele başlar.  Halen milliyetçi ve ayrılıkçı bir eksen üzerinde yürüyen Filistin mücadelesi, bu yeni mücadelenin zeminine kayar.  İdeal şartlarda böyle bir sürecin mantıki sonucu, teokratik bir Yahudi devleti yerine,  olabildiğince laikleşmiş  yeni bir devlet çatısı altında, Filistin ve Yahudi halklarının birlikte ve barış içinde yaşadığı çok farklı bir ülkedir.  Levy için önemli olan, kendisinin de üyesi olduğu Yahudi halkının istediği coğrafyada onurlu ve güvenli bir hayat sürebilmesidir; bu hayatı eğer adı ve dini Yahudi olan bir devlet yerine laik bir federatif devlet sağlayabilirse, ne âlâ.  Ama heyhat!  Böyle bir olasılığı ciddiye alacak insan sayısının her iki tarafta da çok düşük olduğu malûm.  Şu halde tam bir açmazla karşı karşıya bulunulduğu ortada: iki-devletli çözüm, gerçekleştirilebilirliği gittikçe azalan ve belki de artık mazide kalan bir ihtimâle dönüşürken, tek-devletli çüzüm ise halen bir ütopya kadar uzaklarda görünmektedir.  Levy’nin karamsarlığını en deriden besleyen bu açmazdır kuşkusuz.

Bugünkü şartlarda “İsrailli olmaktan utanıyorum” demekten kendini alamayan Levy, Musevi yurttaşlarının taciz ve hışmına uğramaya belli ki çok alışık.  Diğer taraftan, davalarına yakın bir ilgi, sempati ve bağlılık beslemesine rağmen, Filistinlilerden her zaman benzer bir karşılık gelemeyeceğinin de bilincinde.  Nitekim, acılı bir Filistinli göçmen kadının, konuşmasına anlamlı bir soru veya cevap teşkil edemeyecek kadar öfkeli ve odaksız bir tiradını, soğukkanlılık, sabır ve anlayışla göğüslemekte hiç zorlanmıyor Levy.

Ancak Levy’nin genelde Filistinlilerle—özellikle de işgal bölgesindeki Filistinlilerle—sıcak ilişkiler kurduğu, dostluklar edindiği muhakkak.  Levy’nin bir gazeteci olarak kendine biçtiği başlıca misyonu, İsraillilerin bilmediği, bilmelerinin istenmediği ve çoğunlukla da bilmek istemedikleri gerçekleri onlara anlatmak ve böylece, günü geldiğinde, “biz bilmiyorduk” deme mazeretine sığınmalarının önüne geçmek.  Ama Levy’nin ayrı bir sohbette söylediklerinden anlaşılan o ki, İsrailliler dinlemeye ne kadar isteksizse, Filistinliler de anlatmaya o kadar istekli.  Çünkü Levy’ye anlattıklarını o da gidip İsraillilere anlatırsa, İsraillilerin dinleyeceğini ve ona göre de değişeceğine hâlâ inanabiliyorlar—hiç değilse Filistinlilerin bazıları.   “Maalesef karşılığı pek az olan, ne kadar da hoş fakat boş bir inanç!” diyor Levy.  “Ne kadar naifçe!”  Onu en çok hüzünlendiren de bu herhalde.

Konuşmasının bitiminde, Levy ile kısa bir ayaküstü sohbetim oldu.  Şaşırarak gördüm ki, Türkiye ile de Türkiye’deki meslekdaşlarıyla da fazla bir bağlantısı yok.  Son olarak üç yıl kadar önce Bursa’ya gitmiş.  Türkiye’ye tekrar gitmesinin herhalde sırasıdır.  Davet geldiği takdirde, memnuniyetle gideceğini söyledi.

Levy’yi Türkiye’de dinleyecek kitlenin ezici bir çoğunlukla Filistin taraftarı olacağı kesin.  Anlatacakları, bu kitlenin kulağına tatlı bir şarkı gibi gelebilir.  Hoş, anlatacaklarından bağımsız olarak, tabular ve önyargılar karşısındaki duruş tarzının kimi insanı rahatsız etmesi de beklenebilir.  Aynı duruş tarzını Türkiye’de arayanlara kötü bir örnek olacağı için, kuşkusuz.

Ancak Levy’nin gerçek performansı, öncelikle Yahudi hemşerilerilerinden gelen saldırılara karşı koyduğu anlarda ortaya çıkıyor.  Böyle anlara Türkiye’de tanık olunabileceğini sanmıyorum.  Çünkü bir kere, Türkiye’deki Musevi asıllı vatandaşlarımızın Levy’ye itibar edecekleri şüpheli.  Ayrıca konuşmasını dinlemeye gelseler bile, eleştiri oklarını kınlarından çıkarma ihtimalleri hayli düşük.  Bunda, fikirlerini genellikle kendilerine saklama alışkanlığı kadar, dünyadaki diğer Yahudi cemaatlerine oranla fikren de zaten daha gerçekçi, daha ılımlı ve seküler olmalarının bir rolü vardır herhalde.

Lâkin Levy’nin gözlemlerinin Musevi vatandaşlarımız açısından önemli sonuçlar taşıdığını kestirmek güç değil.  Bu gözlemlerden, bir zamanlar Ortadoğu’nun iki yıldızından biri olan ve en parlağı sayılan İsrail demokrasisinin ciddi biçimde inişe geçtiğini ve sönmeye yüz tuttuğunu anlıyoruz.  Tabiatıyla bu bizi diğer yıldız olan Türk demokrasisiyle bir kıyaslamaya götürüyor.  Bu konuda ister istemez birkaç çok genel yargıda bulunmamız gerekirse, belki şunu söylememiz mümkün: Türkiye, Kürt ve diğer azınlık problemlerine rağmen, İsrail’inki kadar ağır bir kambura sahip değil.  Sık sık bölünmüşlüğünden bahsedilse de, bu bölünmüşlük Aparteid boyutlarına ulaşmıyor.  Ayrıca, karşı karşıya bulunduğu dış tehditler çok daha sınırlı.  Üstelik, daha uzun bir demokrasi mücadelesi geçmişi var.  Teorik olarak, böyle bir ülkenin, İsrail’den daha ileri bir demokrasiye sahip olması gerekir.  Oysa gerçeğin öyle olmadığını biliyoruz.  Askeri vesayetin kaldırılması yönünde son yıllarda atılan önemli adımlara rağmen, Türkiye’de yapılanların ülkeyi İsrail’de halen geçerliliğini koruyan belirli demokratik standartların seviyesine yükseltmekten uzak kaldığı görülüyor.  Gene de, Türkiye ve İsrail demokrasileri arasındaki farkın giderek kapandığı ve bir bakıma, birincisinin yükselen ikicisinin ise alçalan yıldızlar olduğu söylenebilir.

Görünürdeki ilerleyişini sürdürmesine karşın, Türk demokrasisinin Musevi vatandaşları dahil azınlık cemaatlerine hâlâ yeterice güven veremediği anlaşılıyor.  Nitekim, Türkiye-İsrail gerginliğinin de ilave etkisiyle, son zamanlarda artan sayıda Türkiye Musevisinin ülkeden göçmek için yollar aradığını, hazırlıklar yaptığını duyuyoruz.  Eğer bu eğilim yaygınlaşırsa, rüştünü ispatlamaya çalışan Türk demokrasisi üzerine koyu bir gölge düşecektir.

Ama bu gelişmenin Türkiye Musevilerinin hayrına olacağı da şüpheli.  Çoğu, kısmen başka çareleri olmadığından, kısmen de gönüllerinde yatan hicret diyarı olduğu için, İsrail’e gidecektir.  Fakat İsrail’e hicret etmeyi arzulayan yalnız onlar değil.  Dünyanın her köşesinden türlü Yahudi toplulukları bu ülkeye göç etmeye devam ediyor.  Ülkeyi artan oranda terkedenler de bulunmasına rağmen, onların yerini fazlasıyla dolduran bu toplulukların büyük kısmı, Türkiye’deki dindaşlarından çok farklı görgü ve geleneklere sahip.  Genellikle de daha dindar ve fanatikler.  İsrail’deki demokratik kültürün aşınmasında, bu gurupların sayısının artmasının rolü az değil.  Geçenlerde eski başkan Bill Clinton, İsrail’e göç eden Rusya Yahudilerinin barış sürecine engel oluşturduğunu beyan etme gafletinde bulunduğu zaman topa tutuldu ama, bu tespitinde herhalde yabana atılmayacak bir gerçek payı var.  Bu durumda, Türkiye’den İsrail’e göçen vatandaşlarımızın, o ülkenin siyasal ve kültürel sürecinde dengeleyici ve olumlu bir etki yaratması beklenebilir.  Türkiyeli Musevilerin İsrail’e iyi geleceği belli de, İsrail’in onlara nasıl geleceği, işte o çok belirsiz.

Gideon Levy’nin eleştirel söylemi, diğer dindaşları gibi Türkiyeli Musevilere de pek sert, haşin ve yıkıcı gelebilir.  Ama bazı yargılarını ve çözüm önerilerini benimsemekte zorlansalar dahi, Levy’nin sesine kulak vermeleri, onları düşledikleri ülkede yaşayabilecekleri türlü hayal kırıklıklarına karşı bir nebze olsun koruyabilir.

*Bu yazı, Birikim dergisinin Kasım 2010 tarihli sayısında yayınlanmıştır.

DARWİN, MAYMUNLAR ve MELEKLER

Mart 9, 2010

Darwin’in evrim kuramının toplumsal alanda birbirinden çok değişik hatta bazen ayan beyan zıt akımlara nasıl esin kaynağı olduğu iyi bilinir.   Liberaller, faşistler, sosyalistler, marksistler ve daha birçokları, savundukları politikalara bu kuramda bir dayanak aramışlardır.  Bu akımların evrim kuramından anlamlı bir sonuç çıkarmaktaki başarıları, tabiatıyla bu kuramı nasıl okuduklarıyla ilgili olduğu kadar, daha işin başında doğadan ve evrimden toplumsal alana nelerin nasıl devşirilebileceği konusunda aldıkları tavırlarla da yakından bağlantılıdır.  Doğa ve evrim, toplumsal kurum ve politikalara ne anlamda ve ne ölçüde zemin olabilir?  Bunun da ötesinde, beşeri pratiklerin ve etik değerlerin anlaşılmasında, bize ne kadar ışık tutabilir?  Bunlar, evrim kuramının ateşlediği hemen her tartışmada bir şekilde kendini dayatan ezeli sorulardır. 

Bu sorulara yanıt aranırken, iki temel yaklaşımla karşılaşmak kaçınılmaz görünüyor.  Bunlar bazen “etikçi” ve “doğalcı” sıfatlarıyla anılır; ben de burada bu sıfatları kullanacağım.  Bunlar birer “yaklaşım” olmanın ötesinde, kemikleşmiş birer “akım” olarak da nitelenebilir.  Doğalcı ve etikçi akımların yarattığı derin karşıtlık, liberalizm, faşizm, sosyalizm gibi siyasal içerikli ve çağrışımlı bir sürü akımı yerine göre bazen tam ortasından bölerken, bazen de tamamen teğet geçebilir.  Doğalcı/etikçi ayrımı, ilk elde tahmin edileceğinin tersine, geleneksel bilim/etik karşıtlığına da her zaman koşut gitmez; bazen bilimleri de ortasından bölebilir; yahut sosyal bilimlerde görüldüğü gibi, bazı konjonktürlerde etikle bilimi birleştirebilir, neredeyse kaynaştırabilir.

Bu yazıda bu temel kesişme ve ayrışma noktaları üzerinde durmak istiyorum.  Darwin ve evrim konuları güçlü duyguların ve kesin görüşlerin su yüzüne vurduğu ve kıyasıya çarpıştığı alanlardır.  Ben ise burada sıcak ateş hattına girmekten elimden geldiğince kaçınacağım—hiç değilse kellemi kurtarmak için.  Bazı sınırlı tespit ve gözlemler dışında, burada net ve olgunlaşmış bir görüşü geliştirmek gibi bir amacım yok.  Böyle bir görüşüm olduğundan da emin değilim zaten.  Amacım, medyaya yansıyan ve kamuoyunu meşgul eden belirli temalar arasında hızlı bir gezinti yapmak.  Böylece sözkonusu temalarla ilgili tartışmaları ana hatlarıyla bir defa daha—kaçıncı defa olduğu önemli değil!—gözden geçirmeyi ve belleğimizde tazelemeyi umuyorum.

Darwin’in  “Sosyal”  Takipçileri

 

Bahsettiğim etikçi/doğalcı karşıtlığına aşağıda geleceğim, fakat önce bu karşıtlığın 19.  Yüzyıl’daki tarihsel arkaplanına bakalım.  Bu arkaplanı iyi görebilmek için uzunca bir parantez, bu parantez içinde de daha kısa başka parantezler açmak gerekebilir, ama sanırım değer.  O bakımdan ilkin, 19. Yüzyıl boyunca bazı büyük siyasi akımların Darwin ve evrim kuramı karşısındaki konumlarına değinmek istiyorum.

Bu uzun yüzyılın, çeşitli ters akıntılara karşın, Darwin’e sahip çıkmakta yoğun bir yarışa sahne olduğunu biliyoruz.  Bu yarışta en atak davrananlar “sosyal darwinistler”dir şüphesiz.  Darwin’in itirazlarına rağmen, “isim hakkı”nın onların üzerinde kalması da boşuna değildir. Sosyal darwinistlerin öncüsü olarak bilinen Herbert Spencer (1820-1903),  yaşadığı çağda sereserpe gelişen kapitalist sistemin en sivri savunucularından biridir.  Darwin’in doğal seçilim kuramıyla özdeşleştirilen “en güçlünün hayatta kalma”  ilkesi, Spencer’a ait bir tespittir (“doğal ayıklanma”, “doğal eleme”, ya da “doğal seleksiyon” gibi terimler de olabilir ama, ben burada TÜBİTAK yayınlarının tercihi olan “seçilim” sözcüğünü kullanacağım). 

Mutlak ve ödünsüz bir bireyciliği savunan Spencer’ın, vahşi kapitalizmin kaygısız ve acımasız bir ideoloğu olduğu yönündeki yaygın inanç,  biraz abartılı görünebilir.  Zira Spencer, “güçlünün hayatta kalma” ilkesini tüm beşeri değerlerin ve etik sistemlerin merkezine yerleştirecek kadar ileri gitmemiş, hatta bundan kaçınmak için epey çaba sarfetmiş bir düşünürdür aslında.  Sözgelimi, belirli şartlar altında türlü dayanışma biçimlerine de karşı değildir: bir takım geniş gönüllü kişilerin ve hayır kurumlarının yoksullara yardım eli uzatmasına karşı olmadığı gibi, örneğin.

Ne var ki, Spencer’ın saf bir piyasa ekonomisinin sınırsız faydaları hakkındaki görüşlerinin, nihayetinde her türlü devlet yardımına ve “sosyal devlet” düşüncesine tamamen aykırı olduğu ortadadır.  Her halükârda, “güçlünün hayatta kalma” ilkesinin, her çeşit “güç kinetiği”ni meşrulaştıran bir yönü olduğu ve “güçlü haklıdır” amentüsüne zemin hazırladığı açıktır.  Spencer için doğa, haşin bir rekabet âleminden ibarettir ve toplumlar bu âlemin dışında kalamaz:  doğa, toplumların yapılanma ve oluşum sürecinin ana çerçevesini oluşturur ve son tahlilde, bireylerin ve insan topluluklarının nasıl yaşaması gerektiğine ışık tutacak olan da doğadır.

Spencer’in evrim kuramından süzüp çıkardığı gözlemlerin Darwin’in genel duruşuna uygun düştüğü pek söylenemez.  Darwin, bu tür “süzme” çıkarımlardan duyduğu rahatsızlığı ve hatta şaşkınlığı çok kere dile getirmiştir.  Örneğin, 1859’ta yayınlanan Türlerin Kökeni’nin daha mürekkebi kurumadan, yakın arkadaşı jeolog Charles Lyell’e yazdığı bir mektupta,  “güçlü haklıdır” (“might is right”) sözünü kanıtladığı için ve böylece Napolyon’dan hilebaz tüccarlara kadar dünyanın tüm güçlülerini ve hacıyatmazlarını haklı çıkardığı için gazetenin birinde kendisini  hicveden kötü bir taşlamaya maruz kaldığından yakınır.[i] Darwin, evrimle ilgili tezlerinin “güçlü haklıdır” şiarına umarsızca dayanak yapılması karşısında şaşkın ve öfkelidir, çünkü Kökenler kitabında bu doğrultuda ima kabilinden dahi olsa hiçbir tespit veya gözlemi yoktur.  İngiliz bilgin, 1871’de yayınlanan İnsanın Türeyişi adlı eserinden farklı olarak, Türlerin Kökeni’nde insan evrimi ve etikle ilgili konulara zaten hiç girmemiştir; bundan özellikle kaçınmış olması da kuvvetle muhtemeldir.

Bu durumda, Spencer’in “güçlünün hayatta kalma” ilkesini hangi evrim kuramından türettiği sorulabilir.  Aslında bu kuramın Darwin’e ait olması teknik olarak mümkün değildir.  Zira Spencer’in evrim fikrini toplumsal alana ilk uyarladığı yapıtı olan Sosyal Dengeler (Social Statics), Türlerin Kökeni’nden tam sekiz yıl önce, 1851’de yayınlanmıştır.  Spencer’in evrim yorumunu geliştirdiği daha sonraki yapıtı olan Biyolojinin İlkeleri adlı çalısmasının, çok tartışmalı da olsa, İnsanın Türeyişi’nden bir şekilde beslenmiş olabileceği biran için düşünülse bile, bu da mümkün değildir, çünkü Türeyiş’ten epey bir zaman önce, 1864’te piyasaya çıkmıştır bu çalışma.  Yani Spencer’in darwinizmi, Darwin’e önceldir bir bakıma.

Ama böyle bir anakronizm hiç mevcut olmasa da şunu görmek herhalde zor değildir:  eğer Spencer bir evrim kuramından yola koyulmuşsa, bu Darwin’in kuramı değildir.  Bu olsa olsa, Lamarck’ın evrim kuramı olabilir; ya da hiç değilse ona çok daha fazla benzemektedir. 

Tabiatıyla, hiçbir büyük kuram yoktan var olmaz.  Evrim fikrinin daha Darwin doğmadan önce etrafta dolanmaya başladığını biliyoruz.  Darwin’in bizzat dedesi  Erasmus Darwin’in 1796’da yayınlanan Organik Yaşamın Yasaları adlı kitabından bile evrim konusunda birşeyler kaptığı söylenebilir.  Ama kuşkusuz, Darwin’den önceki en belirgin evrim kuramını ortaya atan Fransız doğabilimci Jean-Baptiste Lamarck’tır (1744-1829).  Darwin’in Lamarck’ın bazı içgörülerinden esinlendiği ve genel bilimsel yaklaşımını benimsediği tartışma götürmez; bunu çeşitli vesilelerle belirtmekten de geri durmamıştır.  Lâkin Fransız bilginden ayrıldıkları noktalar, paylaştıklarından fazladır.   Ve teorisinin detaylarına inildikçe, bu ayrım noktaları iyice belirginleşir.  Oysa yalnız Spencer’in döneminde değil, bugün bile bu iki doğa bilimcisinin kuramlarının birbiriyle sık sık karıştırıldığını, çoğu kez Lamarck’ın bazı tespitlerinin ve faraziyelerinin Darwin’e maledildiğini görüyoruz.  O bakımdan, aşağıda Spencer’a tekrar dönmek üzere, burada biraz durup Darwin ile Lamarck arasındaki bazı temel farkları hatırlamakta yarar var.

Lamarckçı Evrim karşısında Darwin Farkı

 

Lamarck,  evrimin nasıl işlediğine dair başlıca iki ilke ortaya koyar.  Bu her iki ilke de, günümüzde yürütülen gözlemler ve araştırmalarla uyuşmamakta, çağdaş biyoloji tarafından pek kabul görmemektedir.

Lamarck’ın birinci ilkesi, organların hayatiyeti ile kullanılırlığı arasında oransal bir ilişki kuran atrofi yasasıdır.  Bu yasa, sözgelimi kaslardan bahsettiğimiz zaman, anlaşılır bir olguya işaret eder: kaslarımızı kullandıkça büyürler, gelişirler; ama hiç kullanmadığımız takdirde, tersine küçülürler, büzülürler, körelirler.  Ama bu orantısallık organlarımızın bütünü hatta çoğu için geçerli değildir.  Bedenimizin en karmaşık öğelerini oluşturan duyu organlarımız için de geçerli değildir, örneğin.  Kulaklarımızı “kullandıkça” işitme kapasitemiz artmaz; keza, gözlerimizi “kullandıkça” görme kabiliyetimiz de gelişmez.  Aslına bakılırsa, örnekleri biraz zorlarsak, bir duyu organından çok kasa benzeyen penisin bile kullanıldıkça büyüdüğü şüphelidir!  Lamarck’ı atrofi ilkesini savunmaya sevkeden bazı ilginç içgörüleri yok değildir, fakat sonuç olarak bu ilkenin bir yasa olacak genelliğe ulaşmadığı ortadadır.

Fransız bilginin ikinci ilkesi, kazanılmış karakteristiklerin kalıtımı yasasıdır.  Bu yasanın söylediği şey  kabaca,  gündelik dilimizde “genlerine işlemek” terimiyle anladığımız durumdur: bir canlıda yaşamı boyunca gelişen özellikler, kalıtım zincirinde aynı faaliyetlerin devam etmesi halinde, giderek artan biçimde bir sonraki kuşağa geçer.  Sırf kastan ibaret hale gelmiş çok azimli bir triaflon yarışçısının, bu kas özelliğini çocuğuna aktarması, çocuğunun da aynı azimle triaflonu sürdürmesi halinde, bedeninde  belirginleşen bu karakteristiği kendi çocuğuna artan bir derecede aktarması ve bu kuşaktan kuşağa aktarım sürecinin yeni bir türe varıncaya kadar “nâmütenâhi” devam etmesi gibi bir senaryo,  böyle bir duruma örnek sayılabilir.

Bu süreci anlatan belki de en popüler örnek, Lamarck’ın zürafa hikayesidir.  Başlangıçta kısa boylu olan zürafaların, değişen coğrafi koşullar sonucu, ağaçların gitgide daha yüksekte kalan yapraklarına erişmeye çabaladıkça uzamalarıyla ilgili ünlü hikayedir bu.  Yüksek yapraklara erişme gayretinin bir kaç nesilde genlere işleyerek boynun uzamasına ve sonunda yeni bir türe yol açması, Lamarck’ın mümkün gördüğü bir süreçtir.  Bu tespit, sağduyuya pek uygun ve makul bir fikir gibi görünebilir, ama bugün bile yaygın şekilde sanıldığının aksine, Darwin’in kuramıyla ilgisi yoktur.   Darwin’in kuramının özellikle Mendel’in kalıtım yasalarıyla eklemlenmesinden sonra oluşan ve genellikle “sentetik teori” olarak nitelenegelen çağdaş biyolojinin ışığında, Lamarck’ın fikrinin yanlışlığı yeterince açıktır: bir canlının yaşamı boyunca bedeninde meydana gelen değişikliklerin genlerine işlemesi mümkün olmadığı gibi, tabiatıyla bir sonraki kuşağa aktarımı da mümkün değildir.[ii]  Darwin’in Lamarck’tan farkı daha genel düzlemde belki şöyle ifade edilebilir: Lamarck’ın biyolojik karakteristiklerin kalıtımı ile ilgili içgörüsü özünde fevkalâde ufuk açıcı ve doğru olmakla beraber, bu kalıtımın araçlarına veya işleyiş mekanizmasına ilişkin ortaya koyduğu açıklamalar doğru çıkmamıştır.  Darwin’in yeniliği, doğal seçilim kuramı ile tam da bu mekanizmanın açıklanmasında hayati ve işler bir seçenek sunmasında yatar.

Kabul etmek gerekir ki birkaç onyıl öncesine kadar Lamarck’ı Darwin’e karşı bir alternatif veya rakip olarak görenler mevcuttu.  Günümüzde bile, biyoloji-içi çok özgül tartışmalar alevlendiğinde, “Lamarck’a dönüş mü?” sorusu gündeme gelebilmektedir (Genetikçi Conrad Waddington’la başlayan “epigenetik” tartışmalarında olduğu gibi, örneğin).[iii]  Ancak Darwinci sorunsalın ve onun üzerinde yükselen “sentetik teori”nin, belirli karakteristiklerin oluşumu ve bu karakteristiklerin kalıtım yoluyla aktarımı konularında Lamarck’ın yasalarından çok daha geniş ve geçerli açıklamalar getirdiğinden çok az kimsenin şüphesi vardır bugün.  Bu açıdan bakıldığında, Darwinci evrim kuramının Lamarck’ın evrim kuramının yerini aldığı söylenebilir.  Bu anlamda da bu iki kuram arasındaki farkları algılamak, Spencer’in döneminde olduğundan çok daha kolaydır şimdi.

Ancak Lamarck’ın kuramını baştan sona sınırlayan bir zaafiyeti vardır ki, algılanması çağımızda bile o kadar kolay görünmemektedir.   Döneminde ciddi bir bilimsel atılımı ifade etmesine rağmen,  Lamarckçı evrim kuramı çağına hakim olan teleolojik paradigmadan sıyrılabilmiş değildir; zaafiyetini en sinsi şekilde besleyen de içinde hapsolduğu bu paradigmadır.  Kuramdaki teleoloji en belirgin şekilde, evrim sürecindeki  “ilerleme” kavramında kendini gösterir.  Lamarck’a göre evrim, son durağı insan olan doğrusal ve kaçınılmaz bir gelişme çizgisi izler.  Bu çizginin doğrusallığı iki temel varsayıma dayanır.

Birinci varsayım, bugün yaşamakta olan canlıların, milyonlarca yıllık seçilim sınavından başarıyla çıkmış, ortamına en fazla uyum sağlamış türler olduğu düşüncesidir.  Bu düşünceye göre, tarih sahnesine ilk çıkan canlılar “alt” türleri, en son çıkanlar ise “üst” türleri oluşturur.  Üst türler, yaşamın tarih ağacı anlamına gelen “filogenetik ağaç”ın üst dallarıdır.  Bu dalların başında da tabii insan vardır. 

Ne var ki, en üst türlerin hayatta kalmakta en başarılı canlılar olarak addedilmesinin içerdiği çelişkiler bellidir.  Sözgelimi, pandalar timsahlara oranla filogenetik ağacın çok daha yukarı bir kısmındadır, ama neredeyse tamamen tek tip bir besine—bambuya—bağlımlı olduklarından, yemek menüleri hayli zengin olan timsahlardan daha çok yokolma tehlikesiyle karşı karşıyadırlar; nitekim zavallılar bir takım yapay müdahalelerle ite kaka yaşatılmaktadırlar bugün.  Her üst türün “araziye uyduğunu” ileri sürmek mümkün değildir.

İkinci sorunlu varsayım, evrimin öngördüğü “karmaşıklık” kavramıyla ilgilidir.  Günümüzde yaşayan canlılar genelde milyarlarca yıl önceki atalarından daha karmaşık türlerdir.  En erken yaşam biçimleri basit bakterilerden ibarettir; bunlar arasında çeşitli değişiklik ve mütasyonlara uğrayanların, bir şekilde karmaşıklaşma yönünde ilerlemekten başka alternatifleri yoktur, çünkü bakterilerden daha basit yapıya sahip canlı türü yoktur.  Bu anlamda evrimin, tek hücreli organizmalardan memelilere dek, çok hücreli ve çok organlı daha karmaşık canlı türlerine doğru yürüdüğü açıktır.  Ancak, karmaşıklık yönündeki bu çizgi, zikzaksız değildir, üstelik kaçınılmaz hiç değildir.  Bazı mağara balığı türlerinin görme duyularının ve gözlerinin azar azar körelip ortadan kalkması gibi, ya da bazı kuş ve memeli türlerinin balık atalarının daha gerisinde morfolojik özellikler göstermesi gibi, evrim karmaşıklıktan basitliğe doğru yürüyüp, bazen sürprizler de yapabilir.  Ama daha önemlisi, karmaşıklığın hayatta kalma ve türünü idame ettirme savaşında mutlaka bir üstünlük veya avantaj sağladığı fikri, tartışmalı bir varsayımdır.  Farelerin, böceklerin, hele hele bakterilerin hayatta kalma yarışında insanları geçmesi çok muhtemeldir.  Bir hesaba göre halihazırda biyokütlesi tüm canlıların toplamından fazla olan bakterilerin, gezegenimizin en başarılı türü olduğu söylenebilir.

Darwin’in kuramında, evrimin hiçbir sabit veya nihai amacı ve yönü yoktur.  Doğal eleme veya seçilim süreci bir saat gibi çalışır ama, kozmik planda rastlantısaldır.  Kuramın belki de bu en zor yönüne burada elbette girecek değiliz.  Konunun kendisi bir yana, ana terimlerini bile anlamlı bir şekilde ele almamıza imkân yok.  Ama bu noktada bir hüküm olarak şu kadarını söyleyebiliriz:  Darwin’nin evrim kuramını Lamarck’ınkinden ayıran hayati fark, son tahlilde gelip bu “ilerleme” kavramının nasıl algılandığına dayanmaktadır.  Darwin’in kuramında “ilerleme” elbette yok değildir: vardır, fakat  göreceli ve merkezsiz bir kavram olarak vardır; Jacques Monod’nun deyimiyle ifade edersek, “gereklilik” ve “rastlantısallığın” antropomorfik (insan-merkezli) olmayan özgül bir sentezidir burada sözkonusu olan.[iv]

Spencer’dan Marx’a

 

Spencer’ın darwinizminde, bu Lamarckçı ilerleme nosyonunun rolü hayli belirgindir.  Spencer’a göre,  toplumların evriminde doğal bir hedef ve bu hedefe doğru giden, her biri bir öncekinden daha gelişkin aşamalar vardır: kabaca, ilkel yaban hayatından “barbarlığa”, oradan da uygarlığa giden doğal yoldur bu.  Tabiatıyla, ilerleme fikriyle yoğrulmuş bu evrim anlayışının yalnızca Lamarck’a özgü olmadığını, bir bakıma bütün bir Aydınlanma çağının en köklü inançlarından birini yansıttığını burada herhalde belirtmeye bile gerek yok.  Aydınlanma’dan başlayarak tüm 19. Yüzyıl boyunca en aykırı antropologları bile etkisi altına almış bu yaklaşımın çerçevesinde, Avrupa toplumlarının uygarlık ve kültürün en üst aşamasını temsil etmesi şaşırtıcı değildir.  Spencer’a göre, Avrupa ve genel olarak Batı uygarlığının evrim yolunda alacağı daha epey mesafe vardır, bunun da önkoşulu öncelikle iktisadi alanda devlet müdahalelerinin asgariye indirilmesidir:  iş alemine getirilen sınırlamalar, yoksul kesimlere yapılan devlet yardımları, bütün bunlar evrimin doğal işleyişini bozan müdahalelerdir.

Spencer’ın popülerleştirdiği darwinizm yorumunun hızla yaygınlaşmasında, Rockefeller’den Carneige’e dek dönemin büyük patronlarının derhal bu yoruma dört elle sarılmalarının hatırısayılır bir rolü olsa gerek.  Fakat Spencer’ın darwinizmine dört elle sarılanlar yalnız patronlar değildi.  Francis Galton, daha patronlar konuya yeni yeni ısınırken, antik Yunanca’dan türettiği “öjenizm” terimiyle (ö/eu: iyi, jen/yennao: dünyaya getirmek) kavramsallaştırdığı bir akım başlatarak, sosyal darwinizme yeni bir boyut kattı.  Öjenizm, insan ırkının soyaçekim yoluyla ıslahını hedefleyen sözümona bir bilim dalı olacaktı.  Galton, Darwin’in kuzeniydi ama Darwin’den çok Spencer’la temasta kaldı, ondan daha çok esinlendi.  Fakat, tasarladığı “bilim”in gerekli kıldığı politikalar bir bakıma Spencer’in önerdiklerinin zıttıydı:  Spencer ve diğer sosyal darwinistler, toplumun doğal ilerleyişine kendi algıladıkları şekliyle her türlü müdahaleyi men ederken, Galton ve izleyicileri doğal seçilim sürecini hızlandırmak, yürüyen sürece “bir el vermek” taraftarıydı.  Süreci hızlandırmak ise bir takım müdahaleler gerektiriyordu.  Bunlardan biri, gelecek kuşakları biyolojik olarak daha “zinde” ve dayanıklı kılacağı varsayımıyla, toplumdaki “iyi” ve “güçlü” bireyleri daha çok doğurmaya ve doğurtmaya teşvik etmekti.  Diğer bir müdahale ise, biraz “tatsız” ve ızdıraplı olsa da, daha az iyileri ve güçsüzleri çoğalmaktan alıkoymaktı.

Galton’un fikirleri önce toplum genelinde sonra politik planda kök saldıkça, bu tür müdahaleler gelmekte gecikmedi.  İlk müdahaleler, her çeşit “deney”e en açık coğrafya olan ABD’de görüldü.  1907’de İndiana eyaletinde “kusurlu” ve “noksan” sayılan kişilerin kısırlaştırılmasını öngören bir yasa yürürlüğe girdi.  Deli, geri zekalı, cani kategorisine giren hemen herkes, bu yasanın hedefleri arasındaydı.  1933’e kadar, Amerika’nın diğer yirmi dokuz eyaletinde daha benzer yasalar çıktı.  Tahminlere göre, 1907 ile 1974 yılları arasında ABD’de yüzbinlerce “kusurlu” insan çoğu kez kendi istekleri dışında hadım edildi.[v]  1920’li ve 30’lu yıllarda, ABD’deki bu yasalar ve uygulamalar, Küba ve Japonya gibi dünyanın çeşitli ülkelerinde, ayrıca Danimarka, Finlandiya, İsveç, Norveç ve Estonya gibi Avrupa ülkelerinde de görüldü.[vi]  Öjenizm dalgası bir ara dünyayı öylesine sarmıştı ki, kabuğuna iyice çekilmiş olan Osmanlı Türkiyesi’nde bile,  çökmekte olan imparatorluğun kurtuluşunu Avrupa’dan ülkeye damızlık ırk ithal etmekte arayanlar çıkmıştı.  Bu dalga sonunda o kadar şiddetlendi ki, 12 yıllık Nazi iktidarı sırasında milyonlarca Yahudinin ölümüne zemin hazırlayan etmenlerden biri olmakla kalmadı,  bizzat  Aryan ırkından yaklaşık 360 bin Almanın da kısırlaştırılmasına yol açtı.  Bunlar arasında, kısırlaştırılması yeterli bulunmadığı için “metazori ötanazi” yoluyla katledilenlerin oranı da az değildir.

Bütün bu ürkünç gelişmeleri göz önüne getirince, yığınla başka değerle birlikte, Darwin’in de kapitalistlerin, ırkçıların, faşistlerin elinde paçavraya döndüğünü ve bir anlamda onlara yem olduğunu düşünmek işten değil.[vii] Ancak Darwin’i bambaşka açılardan yorumlayanlar ve ilginç sonuçlar çıkaranlar da olduğunu biliyoruz.

Rus prensi Peter Kropotkin (1842-1921), bunların önde gelenlerindendir.   Anarşizmin en has ve felsefi diyebileceğimiz kolunun öncülerinden olan Kropotkin, Spencer’ın tamamen tersine, insanların ve toplumların evriminde belirleyici faktörün rekabet değil, karşılıklı yardımlaşma olduğunu savunur.  Ona göre, işbirliği, dayanışma, sevgi gibi ilişki biçimleri yalnız insanların değil, hayvanlar âlemindeki pek çok türün de evrimini daha iyi açıklar.  Hayatta kalma mücadelesinin ve bu mücadeleden başarıyla çıkmanın ölçüsünü, kendine-yeterli ve “bağımsız” kovboy bireyler düzeyinde aramak boşunadır: önemli olan, bireylerin ister istemez oluşturduğu toplulukların başına nelerin geldiğine bakmaktır; bir topluluk uçuruma yuvarlanıyorsa, o topluluğun en üstün, en güçlü bireylerinin başarı hikâyelerinin bir hükmü kalmaz, çünkü batan gemiyle birlikte onlar da boğulmaya mahkûmdur.  Kropotkin’e göre, yaşam ağacında yükselmeye aday olan türler, rekabete değil işbirliği ve dayanışmaya yatkın olanlardır.

Bazı sosyalistlerin de, çoğu kez “ütopik” olarak yaftalanmak pahasına, evrim kuramını Kropotkin’e paralel şekilde okumayı yeğlediklerini biliyoruz.[viii]  Onları da katarsak, burada  iki temel görüşle karşı karşıyayız demektir: bir tarafta, toplumsal ilerlemenin—hatta bunun ötesinde belki etik ilerlemenin de—anahtarlarını “doğal âlem”deki rekabetçi dürtülerde bulan görüş; diğer tarafta ise, sözkonusu ilerlemenin ipuçlarını bu âlemdeki yardımlaşmacı olgu ve eğilimlerde arayan görüş.

Lâkin bu görüşlerin dışında, hem çok tutucu, hem de belki aynı derecede radikal sayılabilecek bir üçüncü yaklaşımdan bahsedilebilir: toplumsal ve etik konuların anahtarını doğada arama fikrinin kendisine kökten karşı çıkan yaklaşımdır bu.  Bu yaklaşımın en keskin dilli temsilcisi, Darwin’in de yakını olan Thomas Huxley’dir (1825-1895).  Huxley, doğal âlemle beşeri âlem arasında çarpıcı bir tezat görür ve bu tezatı, “kozmik süreç / etik süreç” karşıtlığı ile dillendirir.  Ona göre, kozmik süreç düpedüz dilsiz, acımasız ve kanlı bir gerçekliktir; böyle bir gerçeklikte toplumsal yaşama ve “etik süreç”e dair herhangi bir yön aramak anlamsızdır, üstelik tehlikelidir de.  Huxley’e göre, doğanın ve hayatta kalma mücadelesinin rekabetçi ve amansız ortamı, uygar insanlar ve toplumlar tarafından taklit edilmesi değil, karşı çıkılması ve kararlılıkla direnilmesi gereken bir alandır.  Huxley’in “Darwin’in buldogu” diye bilinmesi belki boşuna değildir, çünkü bu aşırı etikçi ve beşeriyetçi yaklaşımının, Türlerin Kökeni’nin yayınlanışının hemen ardından eleştiri şimşeklerini  üzerine çeken Darwin’e özellikle o dönem için faydalı bir koruma sağladığı açıktır, fakat Darwin’in tüm çalışmasına damgasını vuran daha genel plandaki  konumunu ne kadar yansıtabildiği tabii ayrı bir konudur.

Kuşkusuz, fevkalâde şematikleştirerek değindiğimiz bu üç temel görüş arasında, kolay kolay herhangi bir sınıflandırmaya gelmeyecek gri alanlar ve büsbütün karmaşık görüşler de vardır.  Bunlardan bir tanesi de, Marx’ın ilgili görüşü veya görüşleridir. 

Konuyla ilgili geniş literatüre bakılırsa, bu literatürden çıkarılabilecek en sabit sonuç, Marx-Darwin ilişkisinin hayli ikircikli olduğudur.  Bu ikircikli ilişki, her iki düşünürün  en önemli temas noktalarından biri olan Malthus’ a bakışlarında açık bir şekilde su yüzüne çıkar.  Bir taraftan, Darwin Marx’ın en önemli eserini kendisine ithaf etmek isteyeceği kadar hayranlık duyduğu bir kâşiftir; ama diğer taraftan, Darwin’in kuramının biçimlenmesinde hatırısayılır rolü olan Thomas Malthus, Marx’ın yerden yere vurmaktan hiç çekinmediği bir figürdür.  Dahası, Darwin’in Marx ile izleyicilerinin müdahale ve mücadelelerine oldukça mesafeli durduğu, hatta bazı kritik anlarda ters tepkiler verdiği iyi bilinir.[ix]  Belki biraz da buna karşılık olarak, Darwin’in  seçilim kuramının “son tahlilde” kapitalist ideolojinin bir ürünü ve yansıması olduğunu savunan bir takım “gerçekçi” sosyalistlere ve marksistlere de rastlanır.  Marx’ın kendisinin bu tür indirgemeci yorumlara itibar etmediği açıktır, fakat Darwin’in kuramını Kropotkin kadar geniş ve cömertçe yorumladığına dair de fazla belirti yoktur.  Öyle görünüyor ki, Darwin’in Marx’ın gözündeki değeri, öncelikle bilimsel ve maddeci dünya görüşüne biyoloji düzleminde yaptığı eşsiz katkıdan kaynaklanmaktadır; gerisi, uzun tartışmalara açık bir konudur.[x]

Doğal  ve  Kötü

 

Şu halde, Marx’ınki gibi çok özgül ve ara bölgede kalan görüşleri saymazsak, evrim kuramının toplumsal pratiklere ve etik değerlere nasıl ışık tutacağı konusunda üç temel yaklaşımın varlığından bahsedebiliriz:   Spencer’ın adıyla anılagelen rekabetçi yaklaşım, bir;  ilk defa Kropotkin’in dile getirdiği dayanışmacı yaklaşım, iki; ve bunların karşısında Huxley’in evrim kuramını toplum ve etik tartışmalarına bulaştırmak istemeyen çekimser yaklaşımı, üç.[xi] 

Bu üç yaklaşımın içinde baskın çıkanın Spencer’ın “sosyal darwinizm”i olduğu malûm.  Günümüzde mevcudiyetini belki aynı hevesle ve aynı terimlerle sürdürmese de, sosyal darwinizmin hâlâ ilgili tartışmalarda hegemonik bir ağırlığı olduğu söylenebilir.  Bunun başlıca nedeni, sosyal yaşam ve politikalara doğada etik bir zemin aramanın çok geniş bir kesimin gözündeki neredeyse dayanılmaz çekiciliği olsa gerek.[xii]

Ama tamamen doğru olduğu bir an için kabul edilse bile, en güçlülerin hayatta kaldığına dair bir gözlem, hayatta kalması gerekenlerin de en güçlüler olduğuna ilişkin bir etik kurala dönüşebilir mi?  Gözlemlendiği varsayılan bir gerçekliğin, otomatikman etik bir hükme dönüşmesinin anlamsızlığı ortada.  Oysa sosyal darwinizmin temel problemi, tam da bu anlamsızlığı savunmasındadır.   Burada problem, “doğal” olanın “iyi” olanla özdeş olduğu varsayımıdır.  İlgili literatürde doğalcı yanılsama (“naturalist fallacy”) denen, fevkalâde bulaşıcı ve yaygın bir yanılgı türünün kaynağıdır bu.

Bu noktada durup, meseleyi biraz açmakta fayda var.  Kuşkusuz, doğal şeyler iyi olabilir, ama olmayabilir de.  Şurası açık ki, iyi olduklarını varsaymamızı imkânsız kılacak kadar kötü doğal şeyler fazlasıyla vardır etrafımızda.  Sözgelimi, ebola virüsü tamamen doğal bir canlıdır, fakat iyi olduğu pek söylenemez—en azından bu virüse kurban gidenler açısından.  Ebolanın halen bilinen bir tedavisi yoktur, sebep olduğu hasar da genellikle fecidir: bedenine girdiği kurbanlarının büyük çoğunluğunu öldürmeden bırakmaz, öldürürken de rahat komaz.   Semptomları arasında şiddetli ateş, kusma, diyare olağandır ama asıl etkileri karaciğer ve böbreklerin iflas etmesinde, çoğu zaman da iç ve dış kanamalarda görülür.  Bu kanamalar bazen, yalnız ağızdan burundan değil, vücudun hemen her yerinden sızmalara, fışkırmalara dahi dönüşebilir.  Velhasıl eboladan ölüm, doğal olduğu kadar korkunçtur da.  Benzer ölümlere, eboladan daha elle tutulur, gözle görülür, gene doğal ve üstelik fevkalâde lezzetli bazı mantar cinsleri de yol açabilir, örneğin.  Herşey bir yana, bizzat ölümün kendisi de yeterince doğal bir olgu olmakla beraber, her nasılsa genelde pek iyi karşılanan bir hadise değildir!

Diğer taraftan, yapay olup da iyi olarak kabul edilen, hatta dört elle sarılınan şeyler de az değildir.  Sözgelimi, antibiyotikler yapay sayılabilir, çünkü insanlar tarafından laboratuarlarda üretilen ürünlerdir; ancak bir takım ölümcül enfeksiyonlara karşı etkili olacakları beklentisiyle de faydalı addedilen maddelerdendir.  Gerek insanlarda yarattıkları yan etkilerden, gerek mikroplar dünyasında yol açtıkları istenmeyen mütasyonlardan dolayı, antibiyotiklerin kullanımı elbette çok ihtiyat ister; üstelik bazı hallerde doğal seçeneklerinin bulunduğu da ileri sürülebilir; fakat bıçağın kemiğe dayandığı hallerde, antibiyotiklerin kullanılmasında en ufak bir tereddüt doğmaz bile.  Her halükârda, her doğal olan şeyin iyi olduğu inancının çok sakat bir varsayıma dayandığı ortadadır.

Bütün bu yalın ve aleni gerçeklere rağmen, sözkonusu doğalcı inancın gücünden ve yaygınlığından hiçbir şey kaybetmediği kesin.  Bunu yemek dahil ilgili ilgisiz her sahada görebiliyoruz.  Ama belki de özellikle yemekte: doğal çiftlik ürünleri  ve “ekolojik” gıdalar, şimdiye kadar olmadığı kadar revaçta bugün.  “Doğaya dönüş”ün erdemleri malûm, pek çok ciddi ve köklü ihtiyaca cevap verdiği de muhakkak.  Fakat beraberinde getirdiği katmerli mistifikasyonu sezmemek de zor.  Şüphesiz, çiğ sütle yapılmış (“cru”) peynirin tadına doyum olmaz, ama bu pek doğal ve artizanal tarzdaki peynir yapımının tehlikelerine karşı önlem arayanların kaygı ve uyarılarına kulak tıkamak da o kadar kolay değil.  Keza, ekolojik tarımın keyfine, güzelliğine ve sürdürülebilirlik ideallerine diyecek yok, fakat bu tarımın nispeten paralı ve varlıklı küçük bir kesimin gereksinimlerini karşılayan “butik” bir üretim sektörü olmaktan çıkıp, milyarlarca karnı doyuracak kapasiteye ulaşması hayli tartışmalı halen.

Şu halde, “her doğal olan iyidir” inancını sorgulamak, sözkonusu mistifikasyonu bir yerinden delmek açısından daha da önem kazanmakta.  Ama bu sorgulama doğadaki organizmalarla sınırlı bırakılmayıp, insanlar da dahil olmak üzere daha üst canlı türlerine dek genişletilebilir ve böylece, doğal addedilegelen bazı insan davranışlarının da iyi sayılıp sayılamayacağı sorulabilir.

Örneğin, insanlarda saldırgan davranışlar doğal mıdır, doğalsa iyi midir?  Saldırganlık, hayvanlar âleminde yeterince görülen ve tanım gereği doğal karşılanan bir olgudur, ancak insan davranışlarında iki farklı boyutu olduğu söylenebilir.  Bir yönüyle, insanlardaki saldırgan davranışlar, hayvanlarınkiyle belirli bir koşutluk gösterir ve evrim sürecinin bir mirası olarak değerlendirilebilir.  Bu miras, bazen insanlardaki “hayvani dürtüler” dediğimiz şeydir.  Bu dürtüler, hayvanlarda olduğu gibi insanlarda da, öfke, kıskançlık, korku, seks gibi duygu kümeleri ve karmaşalarının yönlendirdiği tepki biçimleridir.  Bu açıdan bakıldığında, insanlardaki saldırgan davranışların doğal olduğu rahatlıkla söylenebilir: doğaldırlar,  çünkü en azından şapka veya kravat takmak gibi, ya da çatal bıçakla yemek yemek gibi, kültürel bir kurgu veya seçeneğin ifadesi değildirler. 

Hayvanlar âlemindeki saldırgan davranışlar nasıl doğal ve “meşru” görülürse, insanlardaki bazı saldırganlık biçimleri de pekâlâ benzer bir “hoşgörü”yle veya sempatiyle karşılanabilir.  Bir annenin, yavrusuna tehdit oluşturan birine karşı düşmanca davranışı gibi, örneğin.  Burada hoşgörüye yol açan durumun, savunma ve hayatta kalma mücadelesiyle doğrudan ilintili olduğu açıktır.  Ama çoğu saldırgan davranış bu kadar masum değildir elbet.

Hayvanlar yaşam alanı, gıda ve eş gibi türlü sınırlı kaynak için çoğu kez birbirini yer ve bütün bu kanlı mücadele, hayatta kalma ve türünü sürdürme saikiyle ilişkili görülerek doğal karşılanır.  Benzer paylaşım mücadeleleri, çok daha büyük ölçekte olmak üzere, insanlar için de geçerlidir.  Cinayetler, katliamlar, tecavüzler ve benzeri vahşet örnekleri, bu paylaşım mücadelelerine bir şekilde bağlanabildiği ölçüde, aynı mantık çerçevesinde “doğal” sayılabilir.  Fakat doğal olmaları, iyi olduklarının kabul edilmesi için bir neden değildir elbet.  Bu nedeni kabullenenler hiç yok değildir, ama sayıları herhalde ciddi bir çoğunluk oluşturmaz.

Bu noktada, insanlardaki saldırgan davranışları hayvanlar âleminde görülenlerden ayıran hayati bir farkı unutmamak gerekir.  Beşeri dünyada öyle vahşet örnekleri vardır ki, insanlara en yakın hayvan türlerinde bile pek görülmez.   Sadizm, mazoşizm gibi şiddet biçimleri, bunlardan sayılabilir.  Bu vahşet örnekleri insana özgüdür,  çünkü hayvan davranışlarından farklı olarak, bunları bir paylaşım veya hayatta kalma mücadelesinin mantığına oturtmak kolay değildir. 

Bazen işkence gibi sadistçe eylemler haber olduğunda, sık sık “bunu yapan insan olamaz” gibi manşetlerle karşılaşılır.  Oysa bu bağlamda, “bunu yapan ancak insan olabilir” diye tersini düşünmek herhalde daha doğrudur.  Bu anlamda, insan türünü hayvanlardan ayıran özelliklerin, dil, zekâ, kültür gibi olgular kadar, bazı saldırganlık biçimleri olduğu söylenebilir.  Hatta bir adım daha gidip, bunların aslında dil ve kültür gibi olguların kaçınılmaz bir sonucu, ayrılmaz bir parçası olduğunu ileri sürmek de mümkündür.

Bu açıdan bakıldığında, sadizm türü eğilim ve davranış biçimlerinin yapay olduğu söylenebilir; hatta doğanın karşısında ve “dışında” olma anlamında yapaylığın insanın en temel ayırıcı karakteristiği  olduğu savunulablir.  Kuşkusuz, bu yapay/doğal ayrımını başından reddeden, sadizm falan da dahil insana ait her şeyin evrimle açıklanabileceğini iddia edenler de vardır.  Bu taşınması kolay olmayan epey ağır bir iddiadır, ancak biran için sadizm ve mazoşizmin de insanlara evrimden kalan bir miras olduğu kabul edilse bile bu gerçek, sözkonusu saldırganlık ve vahşet biçimlerinin iyi olduğunu göstermez.  Neticede, bir şey doğal olduğu için benimsenecek değildir—bu şey, evrimin en “başarılı” bir ürünü olsa bile.  Belki tam da “yapaylığı”nın bir sonucu olarak, insanlar evrimsel zemini bulunsa da etik görmedikleri davranış biçimlerine karşı direnme gücüne, esnekliğine ve kapasitesine sahip görünmektedir.  Tabii bakış açısına göre, bizzat bu kapasitenin kendisi de evrimin bir sonucu olabilir.

Doğalcılar ve Etikçiler

 

Buraya kadar anlattıklarımızdan, toplumsal davranışlarımız ve kurumlarımıza ilişkin olarak, doğanın bize verebileceği fazla bir dersi olmadığı sonucu çıkarılabilir.  Belki Huxley,  temel etik kararların verilmesinde doğanın rehber alınmasına karşı uyarıda bulunurken haklıydı.  Özellikle evrim kuramının sağa sola hoyratça çekiştirildiği, felsefi antropolojik spekülasyonların havada uçuştuğu o bol anaforlu atmosferde, Huxley’in “kırmızı çizgileri” herhalde pek yerindeydi.  Günümüzde evrim kuramıyla ilgili tartışma ortamının durulduğu pek söylenemez, ama konuyla ilgili tartışmalara bir takım yeni gözlemlerin, içgörülerin ve kuramların katıldığı kesin.  O bakımdan, Huxley’in kırmızı çizgilerinin tamamen kaldırılmasa da yerlerinin biraz oynatılması gerekebilir.

Huxley’in öngördüğü şekilde, insanların kültür, dil ve akla dayanan toplumsal bir tür olduğu şüphesizdir.  Bunlar, doğamızın ayrılmaz öğeleridir, doğru.  Fakat bunların yanısıra, çok geniş ve karmaşık bir duygu dünyamız vardır ve bu dünyada hayvanlar âlemindeki akrabalarımızla paylaştıklarımız hiç de az değildir.  Doğru, belki koca evrende yapayalnızız; ve birbirimize ne yapacağımıza ve nasıl davranacağımıza dair nihai kararlarımızı kendimizden başka, bizim namımıza verecek ne bir doğa var ne de bir tanrı.   Diğer taraftan, tanrının bir parçası olup olmadığımızı pek kestiremesek de, doğanın bir parçası olduğumuzu biliyor, görüyoruz.  Bu bilgimizin ve bizzat bu gerçeğin kendisinin ise,  en nihai, en mahrem, en “bize ait” kararlarımızı bile bir şekilde etkilemesi kaçınılmaz.  İşte bu döngü içinde, doğaya elbette bakmak ve kararlarımızı da orada gördüklerimizin ışığında belirlemek durumundayız.

Bu “doğaya bakış”ımızda, canlılar ve daha özgül olarak hayvanlar âleminin neresinde durduğumuzu görmek hayati bir önem taşır.  Bazı gelişkin hayvan türleriyle yakın akrabalığımız kuşkusuz Huxley zamanında da biliniyordu, üstelik belki bugünden daha fazla bir ilgi odağıydı.  Fakat 20. Yüzyıl’da hayvan davranışları ve toplulukları üzerine gitgide artarak yapılan araştırmalar, bizi bu akrabalarımıza iyice yakınlaştırdı.  Bu araştırmalar sonucunda, şempaze gibi kuzenlerimizin öfke, kıskançlık, kindarlık, yardımseverlik, empati,  minnet gibi duyguların dışavurumunda bizden pek geri kalmadıkları ve sanıldığından çok daha karmaşık topluluklar oluşturduğu anlaşıldı.  Genetik düzeyindeki son çalışmalar ise, yalnız sevimli bulduğumuz değil huylandığımız kuzenlerimizin de başka bir boyutta bize ne kadar yakın olduğunu gösterdi.  Milyonlarca yıllık evrim sürecinde şempazelerden olsun olsun % 1’lik bir açı farkıyla ayrıştığımızı, onlarla yaklaşık % 99 oranında aynı genleri paylaştığımızı şimdi biliyoruz.  Bu oran farelerle % 97,5 cıvarında.  Domuzlarla da pek farklı değil.  Bir bakıma, canlılar âlemi içindeki yerimiz bir buzdağını andırmakta:  kültür, dil, akıl gibi özelliklerimizin suyun üstündeki çok ufak bir parçasını oluşturduğu muazzam bir buzdağı bu.

Yukarıda değindiğimiz türden araştırmalar derinleştikçe, konuyla ilgili etik tartışmalarda ortaya atılan sorular ve kullanılan terimlerde belirgin bir farklılaşma olduğu kesin.  Tartışmalar bugün daha çok kürtaj, insan kök hücresi, yeni üreme teknolojileri ve ötanazi gibi somut temalar üzerinden yürümekle beraber, halihazırda iki temel yaklaşımdan bahsedilebilir.[xiii]

Bir tarafta, insanların hayvanlar âleminin doğal bir parçası olduğunu her cephede ve her bağlamda vurgulayan “doğalcılar” vardır.  Bunlar, yukarıda işaret ettiğimiz “doğalcı yanılsamalar”ın farkındadırlar ve doğadan beşeri dünyaya yönelik projeksiyonlar yapmak ve aceleci çıkarımlarda bulunmak hususunda 19. Yüzyıl’daki seleflerine nazaran çok kontrollüdürler;  bu bakımdan da bazıları “doğalcı” sıfatının kullanılmasını ihtiyat veya tereddütle karşılayabilir.  Ancak hepsi de, son kertede hayvanlarla insanlar arasında nicel bir devamlılık öngördüğü için, Spencervari çağrışımlarından epeyce arındırılmış ve daraltılmış bir anlamda, bu sıfata uygun görülebilir.

Doğalcıların görüşü belki şöyle ifade edilebilir: çağdaş araştırmaların gösterdiği gibi, başta primatlar olmak üzere bazı hayvan türleri eğer topluluklar oluşturuyorsa, topluluk yararına uygun hareket ediyor, üstelik bu yarar uğruna bazen kendi çıkarlarını bile feda etmekten kaçınmıyorsa, kötü muameleye maruz kaldıklarında kızıyor, iyi işlere ödül kötü işlere ceza verebiliyorsa, bütün bunlar çok elemanter bir düzeyde kalsa da bu hayvanların bir etik duyguya veya sezgiye sahip olduklarının belirtisidir.  Şu halde bu davranışlar etik bir belirlenmenin erken biçimleri olup, bizim etik sistemimiz de aslında hayvanlarda görülen çıkar alışverişi ve işbirliğinin evrim sonucu tekamül etmiş bir biçiminden başka şey değildir.  Yani hayvanlarla aramızdaki fark, nitel değil niceldir.  Tabiatıyla, bu gerçek bizi insan-merkezli bir tablonun dışına çıkarır ve bazı sosyal pratiklerimizi değiştirmeye zorlar.  Sözgelimi, kendimize ne yapmıyorsak hayvanlara da yapmamamız, hayvanlara ne yapıyorsak kendimize de yapabilmemiz gerekir (ötanazi gibi, örneğin).  En azından, tezlerini mantiki sonuçlarına götürmeye çok kararlı bazı doğalcılar için, kaçınılmaz bir gerekliliktir bu.

İkinci temel yaklaşım, doğrudan doğruya etik vurgusu üzerine kuruludur.  Bu yaklaşımı savunanları da genellikle kendilerine yakıştırdıkları sıfatla “etikçiler” diye niteleyebiliriz (Bu sıfatları fazla yavan ve renksiz bulanlar, konuyla ilgili bir sempozyum başlığının çağrıştırdığı şekilde, doğalcıları “maymunlar”, etikçileri de “melekler” olarak akıllarında tutabilirler[xiv]).  Etikçilerin doğalcılara karşı başlıca itirazı, öncelikle “etik” kavramının tanımına ilişkindir: etik, daima ahlâki bir karar alma kapasitesi öngörür; bu ise iyi ile kötüyü birbirinden ayırma kapasitesidir.  Oysa bu kapasite, hayvanlarda yoktur.  Bazı hayvanların topluluklar içinde varolması ve belirli topluluk kurallarını izlemeleri, onların etik varlıklar olduğu anlamına gelmez.

Etikçilere göre, doğalcıları etik olgusu karşısında körleştiren ana etken, “genetik indirgemecilik” eğilimidir.  Bu indirgemecilik türü, insanlar da dahil olmak üzere tüm canlıları birer “gen makinası” olarak görür.  Henüz bir izine rastlanmamıştır ama, kimbilir, günün birinde belki “etik genleri” de keşfedilebilir.  Ama böyle bir keşif gerçekleşse bile, mesele çözülecek değildir.  Etikçilere göre, varsa eğer, bu etik genleri bir televizyon setine benzetilebilir: bir programı izlemek için bu sete ihtiyaç duyarız, ama seyredeceğimiz programın içeriğini bu set belirlemez.  Etik, genetik olarak programlanmış bir yanıtlar veya tepkiler kümesinden ibaret değildir.  Şu halde, etik ve etik üzerinde yükselen sosyal davranışlarımız eşşiz bir olgu olup, maymun, arı, karınca ya da bakteri topluluklarını yönlendiren süreçlerden bağımsızdır; en azından o süreçlere indirgenemez.  Bedenlerimiz evrilmiş olabilir, ama etik sistemimiz ayrı bir açıklama gerektirir.

Ama nasıl bir açıklama?  Doğalcılara sorulacak olursa, böyle bir açıklamayı olsa olsa “ruh” kavramı veya benzeri bir metafizik kategori sağlayabilir.  Metafiziğin içini doldurmaya en büyük aday da dindir.  Nitekim doğalcılar, tespitlerine getirilen itirazların din kaynaklı olduğunu savunur.  Bu genel olarak doğrudur da.

Ancak, etiğin dini niteliklere veya inançlara hiç bağlı olmaksızın metafizik bir zemine oturduğunu düşünen “laik” etikçiler de vardır.  Bu etikçilere göre, “insan ruhu”na veya türüne özgü tamamen seküler bir etik kurgulamak mümkündür;  zaten tek gerçek etik de ancak böyle kurgulanabilir.  Kimi etikçiye göre, örneğin Jurgen Habermas’ın bu yöndeki denemeleri, böyle bir etik anlayışının son örneklerinden sayılabilir.[xv]  Her halükârda, öyle veya böyle, etik bir şekilde hayvanlarda bulunmayan bir özelliği, metafizik düşünceyi ve daha da özgül olarak “aşkın” (“transcendent”) deneyim biçimlerini kaçınılmaz kılar.

Dawkins ve Gen Makinası

 

Etikçilerin “gen makinası”ndan bahsederken hedeflerindeki başlıca figür, Richard Dawkins’dir kuşkusuz.  Etikçi-doğalcı tartışmasını daha geniş bir planda takip edebilmek için bu noktada biraz durup, Dawkins’in gen kuramına kısaca bakmakta fayda var. 

Bilindiği gibi, ilk ve en ünlü eseri olan Bencil Genler’de (Selfish Genes) Dawkins, evrim kuramının tamamen gen-merkezli bir yorumunu geliştirir.  Genetik çeşitlenme, egemen paradigmayı oluşturan sentetik teorinin de elbette ayrılmaz bir parçasıdır, fakat Dawkins, George Williams, William Hamilton ve John Maynard Smith gibi bir takım öncü biyoloğun çalışmalarından da yararlanarak, sentetik teorinin bazı varsayımlarını zorlayan yeni bir tablo koyar ortaya.[xvi]  Bu varsayımların en önemlisi, organizmaların genleri kullanarak çoğaldığıdır.  Dawkins’e göre ise, bunun tersi sözkonusudur:  çoğalmak ve kendilerini bir sonraki kuşağa aktarmak için organizmaları kullanan, hatta onları “sömüren” genlerdir.  Genler, doğal seçilimin temel taşlarıdır.  Doğal seçilimden arta kalanlar da aslında genlerdir, bu genlerin oluşturduğu canlılar değil.

Canlı olan her şeyin sınırlı bir ömrü vardır; belirli bir süre sonra ömrünü tamamlar, ölür gider.  Dawkins’in örnekleriyle, bu canlılar “ister güller olsun, ister amipler, kaplanlar ya da insanlar”, sonuç değişmez. “Tüm canlılar ölümü tadacaktır!”  Fakat genler için durum biraz farklıdır; bunlar, kendilerini kopyalama yeteneğini korudukları  ve içinde yaşayacakları barınakları buldukları sürece, neredeyse sonsuza dek varolmaya devam ederler; ve bu anlamda da, en azından fonksiyonel olarak ölümsüzdürler.   Genlerin içlerinde yaşadıkları barınaklar, sözkonusu canlıların bedenlerinden başkası değildir.  Genler bu barınakları hazır bulmazlar, inşa ederler; inşa ettikleri bu canlı bedenler, onlar için birer “hayatta kalma makinası”dır (“survival machines”).  Bunlara bazen kestirmeden “gen makinası” da denir.  Genler, yarattıkları bu makinalar sayesinde, bir kuşaktan ötekine geçerek varlıklarını idame ettirirler.  Tabiatıyla, genler insanlara torpil yapmazlar; onların “gözünde” insanlar da birer makinadır.  Bu açıdan bakıldığında, insanlar genleri vasıtasıyla soylarını devam ettirdiklerinin tatlı tatlı hayalini kuradursun, aslında genler insanları birer taşıt aracı gibi kullanıp, bir kuşaktan öbürüne atlayarak kesintisiz yaşamlarını sürdürmektedirler.

Kendini en seri şekilde kopyalayan ve başarıyla çoğalan genler, çevresine en iyi uyum gösteren makinaları inşa eden genlerdir.  Ama bu inşa faaliyeti boşlukta olmaz; faaliyetin kaderini belirleyen, seçilim sürecidir.  Genler, içinde bulundukları organizmalarda pek çok iş görebilir; sözgelimi, ilgili canlının yırtıcı düşmanlarından kaçıp kurtulmasına yardım etmek üzere, hücrelere adrenalin üretme talimatı verebilir, yahut beyni çalıştırmak için dopamin, ya da şekeri sentezlemek için insülin üretme talimatları gönderebilir.  Ancak unutmamak gerekir ki bütün bu uyarlamalar, Darwinci seçilim sürecinin genetik düzeydeki hareketinin yan ürünleridir.  Aksi halde genlerin bu “fantastik” serüvenini kendi başına anlamlandırmak mümkün olmaz.

Etikçiler, genellikle Dawkins’in gen kuramını, gerek kör bir “genetik indirgemeciliği” öngördüğü, gerekse etik-dışı ve karşıtı pratiklere kapıyı araladığı için şiddetle eleştirirler.  Dawkins’in kuramının indirgemeci olduğu kabul edilebilir, ama bu, çoğunlukla imâ edildiğinin tersine, kuramın mutlak ve dolayımsız  bir genetik belirlenme fikrine saplanmış olduğu anlamına gelmez, zira kuramda çevresel girdiler hiç bir şekilde dışlanmaz.  Kuramın öngördüğü model, teknik anlamda determinist değil olasılıkçıdır, çünkü olasılıklar mantığı ile hareket eder; ayrıca, bireyler bazında değil kalabalık kümeler, derneşik topluluklar ve geniş nüfuslar bazında işler.  Kaldı ki, organizmalar üzerindeki çevresel ve genetik etkileri anlatan ve ölçmeye yarayan fenotip/genotip ayrımı, Dawkins’in uzun uzadıya ve önemle üzerinde durduğu bir ayrımdır ve kuramının eksenini oluşturur.

Kuramının yeterince etik olmadığı veya düpedüz etik karşıtı olduğu iddiasına gelince, önce şunu belirtmek gerekir ki, Dawkins’in genler için kullandığı “bencillik” sıfatı, elbette bir mecazdan ibarettir.   Etikçi bir muhalifinin Dawkins’in ağzını tıkamak dürtüsüyle söylediği gibi, “atomlar ne kadar kıskanç, filler ne kadar soyut, ya da bisküviler ne kadar teleolojik olabiliyorsa, genler de ancak o kadar bencil olabilir”[xvii].  Dawkins’in defalarca vurguladığı gibi, genler elbette ne bencildir, ne de birer öznedir;  ama birer özneymiş ve bencilmiş izlenimi bırakacak şekilde hareket ederler.  Ama eğer genler, insanları cinayet, katliam, tecavüz ya da başka suçlara götürecek sonuçlar doğurabiliyorsa, bu tabii ki o suçları veya onları işleyenleri meşru kılmaz.[xviii]   Dawkins’in bu konudaki tavrı çok açıktır; değişik vesilelerle hep tekrarladığı da kabaca şudur: bir şeyin doğal olması, onun haklı olduğu anlamına gelmez.  Genlerin eğer kötü bir “niyeti” varsa, bu niyeti görüp değiştirme şansına sahip tek canlı türü biziz; bu şansımızı kullanmaktan da zaten daha doğal birşey olamaz.

Diğer taraftan, etikçilerin gene bu bencillik meselesiyle ilgili takıldığı şu tipik çıkarsama da pek doğru değildir: eğer genler bencilse, diğer bütün canlılar ve bu arada insanlar da bencil olmalıdır.  Oysa Dawkins’in gösterdiği gibi, bencil genler mutlaka bencil bireylerin oluşmasına yol açmaz.  Aslına bakılırsa genler, bazı hallerde diğerkâm (altruist) davranış biçimlerine de pekâlâ bir evrimsel zemin oluşturabilir.  Sözgelimi, bir sürü genin paylaşıldığı bir ailede, aile üyelerinin diğerlerine yardım etmek için genetik bir motivasyonunun olacağı açıktır.  Ayrıca, bazı biyologların matematik modellerden ve oyun teorisinden de yararlanarak ileri sürdüğü gibi, bencil genler organizmalarda ortak faydayı ve karşılıklı işbirliğini teşvik ederek de güç kazanabilir, çoğalmaya devam edebilirler.  Doğal seçilim sürecinin kendilerini mükâfatlandırdığını “sezdikleri” sürece, genlerin yapmayacağı iyilik yoktur!

Dawkins’in çok özgün bir araştırmacı olduğuna ilişkin biyoloji çevrelerinde bir mutabakatın varlığından söz edilemez, ama genel kamuoyunda yarattığı yankılar bir yana, sosyobiyolojiye ve özellikle evrimsel psikoloji gibi nispeten daha yeni alanlara hatırısayılır bir ivme kazandırdığı, herhalde yaygın kabul gören bir gerçektir.  Ancak bu alanlar gelişip serpildikçe, etikçilerden gelen eleştirilerin dozu iyice artmıştır.  Bunların bir kısmı Dawkins’e yöneltilen standart eleştirilerin tekrarı sayılsa da, önemli bir bölümü geniş bir çeşitlilik ve o oranda da detaylı analiz gerektirir.

Dahası, bu eleştiriler halen sadece etikçilerden değil, doğrudan doğruya sosyal bilimler yönünden de gelmektedir.  Sosyobiyoloji ve evrimsel psikoloji (ya da evrim psikolojisi) bazılarınca sosyal bilimlerin içinde addedilmekle beraber, çoğunlukla Darwinci biyolojinin birer yan alanı olarak düşünülür ve muhtemelen bu daha doğru bir sınıflandırmadır.  Bu açıdan bakıldığında, sözkonusu eleştirileri sosyal bilimler ve çağdaş biyoloji arasında süregelen uzun tartışmaların bir yansıması olarak da görmek mümkündür.  Aslında çoğu etik eleştirinin de, sosyal bilimlerin arkasına saklandığı veya terimleri içinde gizlendiği ileri sürülebilir.  Prensipte, bilimler “olan”ı, etik ise “olması gereken”i araştırır; ama malûm, bunları  ayırmak her zaman kolay değildir.  Tıpkı Huxley’in yukarıda işaret ettiğimiz “kırmızı çizgileri”nde olduğu gibi: bunların “olan”ın mı, yoksa “olması gereken”in mi çizgileri olduğu hayli belirsizdir.

Sosyal Bilimler ve Tabula Rasa

Bilindiği gibi, evrimsel psikoloji ile sosyal bilimlerin karşı karşıya geldiği noktalarda tartışmalar en çok  temel insan özelliklerinin nasıl belirlendiği hususunda yoğunlaşır: insan doğası genler ve seçilim süreci tarafından peşinen verilmiş midir, yoksa kültür, eğitim ve toplumsal kurumlar tarafından sonra mı oluşur?  Literatürdeki ünlü “nature/nurture” ikilemiyle ifade edilen sorudur bu: İngilizce’deki bir kafiye oyununa dayanan bu ikilemde “doğa” verili olana, “gıda” ise sonradan kazanılana, yani kültür, eğitim ve deneyim şeklinde bünyeye sonradan girene işaret eder.  Çoğunlukla sanıldığının aksine, bu soru en az etik kadar sosyal bilimleri de uğraştıran bir sorudur.  Hatta son yarım yüzyıllık dönemde, öncelikle sosyal bilimlerin yanıtını aradığı bir soru haline gelmiştir.

Bunun nedenini, sosyal bilimlerde ve genel olarak toplumsal düşüncede giderek ağırlık kazanan “tabula rasa” fikrinin öngördüğü davetkâr potansiyelde aramak gerekir.  Tabula rasa, insan doğasının her yönde gelişmeye açık, içi doldurulacak bir “boş defter” olduğu görüşünü simgeler.  Aydınlanma döneminde  belirginleşen bu görüş, çağın soylu sınıflarına ve egemen düzenlerine karşı başkaldırının da felsefi bir ifadesiydi: eğer insanın temel kapasiteleri doğuştan değil de, fiziki ve kültürel çevresinden oluşuyorsa, o zaman mirasa dayalı soyluluk düzeninin de hiç bir dayanağı yok demektir; her düzen sıfır noktasından kurulabilir, herkes işe sıfır noktasından başlayabilir ve bu anlamda da herkes birbiriyle eşittir.  Sık sık John Locke’la özdeşleştirilen tabula rasa fikri, bu İngiliz filozof için öncelikle bir özgürlük şiarıdır.

İlk başta daha felsefi ve etik düzlemde seyretmekle beraber, tabula rasa görüşü sosyal bilimlerin de yer yer gizli fakat hep canlı damarlarından biri olmuştur.   Farklı alanlardaki farklı sorunsalların, çok farklı belirlenme modelleriyle de olsa, doğadan ziyade çevreye işaret ettiği söylenebilir.  Psikolojide,  Freud’un bireyin davranışlarını çocukluk deneyimlerinin öğeleriyle açıklayan tezleri, ya da apayrı bir bağlamda, Skinner’ın insanların uygun eğitim yoluyla her şekilde ve yoğunlukta koşullandırılabileceğine dair davranışçı tespitleri, hatta gene farklı bir bağlamda Pavlov’un şartlı refleks kuramı, “doğa”ya en yaklaştıkları noktalarda dahi çevresel faktörlere işaret eden örneklerden sayılabilir.  Antropolojide, Franz Boaz’dan Margaret Mead’e dek pek çok araştırmacının, insan davranışının gelenekler tarafından nasıl birden çok fazla doğrultuda biçimlendiğini gösteren karşılaştırmalı incelemeleri de benzer örneklerdendir.  İnsan doğasının tek değişmez sabit özelliğinin değişebilirliği ve değişkenliği olduğunu en yüksek felsefi perdeden savunan Marx’ın da, bu konuda çok farklı bir noktada durduğunu söylemek kolay değildir.  Hatta denebilir ki, bütün bu düşünür ve bilim insanlarının iyi kötü dahil olduğu moderniteyi cepheden karşısına alan post-modern akımlar bile, insan davranışı ve bilgisinin “toplumsal olarak inşa edildiği”ni ve tüm doğruların göreceli olduğunu “mutlak” şekilde savundukları ölçüde, en azından bu çerçevede modernitenin figürleriyle ortak veya yakın bir görüşü paylaşmaktadırlar.

Tabula rasa fikrinin sosyal bilimlerde ön plana çıkması, İkinci Dünya Savaşı ertesine rastlar.  Bunda Nazi soykırımlarıyla zirvesine ulaşan öjeni akımının rolü büyüktür.   Bu akımın vahşi uygulamalarının boyutu savaş sonrasında gözler önüne serildikçe, kamuoyunun biyolojik bir insan doğası kavramına şüpheyle bakmaya ve tavır almaya başladığını biliyoruz: artık bu kavram ilgili kamuoyunun gözünde, bilimsel bir hipotez olmaktan çok, başta burjuva seçkinler ve erkekler olmak üzere, güçlülerin hegemonyalarını ussallaştırma aracıdır.  Kamuoyundaki bu bakış değişikliğinin sosyal bilimlere de yansıdığı kesindir.  Bazı hallerde de, sosyal bilimlerin kamuoyunu meşgul eden tartışmalara öncülük ettiği söylenebilir tabii.

Biyoloji alanında DNA’nın sırları ardarda keşfedilirken ve genom haritaları gibi daha sonraki diğer keşiflere doğru hızla mesafe alınırken, sosyal bilimlerin biyolojiden âdeta kaçarcasına uzaklaşır bir görüntü sunması ilginçtir.  Daha da ilginci, sosyal bilimler çatısı altındaki onca değişik ve kolay kolay bağdaşmaz akım ve perspektifin, biyolojiyle karşılaştıklarında ortak bir paydada buluşmalarıdır.  Tabula rasa fikrinin böyle bir ortak payda kavramının içini doldurmakta yetersiz ve fazla muğlak kaldığı düşünülebilir, ancak geçici, kırılgan ve zayıf niteliği kabul edilse bile, mevcudiyeti gene de anlamlıdır.  Üstelik, bazı yazarlar (Leda Cosmides ve John Tooby çifti gibi, örneğin) tabula rasa fikrini halihazırdaki egemen sosyal bilim “model”inin merkezine yerleştirmekten geri durmamaktadır.  Bu modelde insan doğasının sabit hemen hiçbir şeyi yoktur; bir heykeltraş çamuru gibi, doğru bir kültürel koşullandırmaya tabi tutulduğu zaman, her yöne çekilebilir, her şekle sokulabilir.  Bu modelde eğer genetik etkilere yer varsa, oldukça ve olduğunca tali bir yerdir bu.

Taraftarlarının gözünde, bu modelin özgür ve adil bir toplum tasavvuruyla bağlantısı bellidir: eğer insanın en önemli özellikleri doğuştan değil de öğrenilmiş özelliklerse, o zaman herşey öğretilebiliyor ve herkes öğrenebiliyor demektir.  Bu ise, eşitlik ve adalete değer vermenin de insanlara öğretilebileceği anlamına gelir.  Adaletin, eğitimin ve politikanın tüm potansiyelini harekete geçiren bu iradeci görüşün, yalnızca sosyal bilimcileri ve kültür tenkitçilerini cezbettiği sanılmamalı.  Bizzat biyologlar arasında da bu görüşe yakın duranlar yok değildir.  Bu görüşe yakınlığı dolayısıyla zaman zaman darwinciliği bile tartışma konusu yapılan Stephen Jay Gould, kuşkusuz sözkonusu eleştirel biyologların en ünlülerindendir.[xix]   Steven Rose, Leon Kamin ve Richard Lewontin da, statükoyu ve statükonun içerdiği tüm adaletsizlikleri kayıtsızca meşrulaştırdığı gerekçesiyle genetik determinizme şiddetle karşı çıkan ve özgürlüklerin genişletilmesi için mücadele veren daha militan ve radikal biyologlar arasında sayılabilir.  1984’te yayınlanan Genlerimizde Yok (Not in Our Genes) adlı polemik çalışmanın ortak yazarları olan bu üçlü, Richard Dawkins,  Edward Wilson ve diğer sosyobiyologlara yönelttikleri sert eleştirilerle tanınır.

Bütün yararlarına rağmen, polemik dozu bazen fazlaca yükselen tartışmaların olumsuz yan etkileri de görülmüştür şüphesiz.  Bu yan etkilerden biri de, genetik determinizme direnmek adına, genlerle ilgili her çeşit araştırmanın özgürlük ve eşitlik ülkülerine bir tehdit oluşturacağı korkusuyla peşinen kötülenip mahkûm edilmesidir.  Ünlü biyolog ve çevrebilimci Edward Wilson, zamanında tam da böyle bir durumla yüz yüze gelmiş, insan doğasının tıpkı diğer hayvanlarınki gibi biyolojik bir temeli olduğunu ve bu temeli incelemenin yeni ufuklar açacağını ileri sürmeye kalkınca, öğrencileri tarafından sular püskürtülerek yuhalanmış, hiç ilgisi yokken ne gericiliği ne de faşistliği kalmıştı.

Sosyobiyoloji ve evrimsel biyolojiye yöneltilen genetik determinizm eleştirileri elbette ciddiye alınması gereken müdahalelerdir, ancak bizzat bu alanların bağrından çıkan araştırma sonuçlarına bakılırsa, sözkonusu eleştirilerin her zaman yerinde olduğu söylenemez.

Örneğin ikizler üzerine yapılan araştırmalar, bu alanda çalışanların kör bir determinizm saplantısı içinde olmadığını, tersine çevresel faktörleri genetik faktörlerden ayırmak için özel çaba sarfettiğini göstermektedir.  Bu araştırmalar, tek yumurta ile çift yumurta ikizlerinin karşılaştırmasına dayanır.  Tek yumurta ikizleri birbirinin neredeyse karbon kopyası gibidir ve tamamen aynı DNA’ları paylaşırlar.  Bu oran çift yumurta ikizlerinde yarıya iner; zaten bu tür ikizlerin genetik planda iki ayrı kardeşten farkı yoktur.  Ancak her iki ikiz türü de aynı rahim ve aynı aile içinde büyür ve aynı kültürel çevreyi paylaşır.  Bu ise, iki türün genetik mirasını karşılaştırmaya imkân verir.

Zekâ, sosyallik, risk alma, nörotizm, eşcinsellik, dinsellik ve hatta tutuculuk/radikallik gibi siyasal eğilimlere varıncaya dek hayli geniş bir kişisel nitelikler yelpazesi bazında yapılan karşılaştırma sonuçlarına göre, tek yumurta ikizleri diğer ikizlere oranla birbirine daha çok benzemektedir.  Kuşkusuz, kişilik özelliklerini genlerin bir şekilde etkilediğinin göstergesidir bu.  Ne var ki, tek yumurta ikizlerindeki tekabüliyet pek nadiren % 100’ü bulur; örneğin, zekâ karşılaştırmasında tek yumurta ikizleri arasındaki benzerlik  % 70 dolayındayken, bu oran çift yumurta ikizlerinde % 50 civarındadır.   Bu oransal farklılıklar,  burada genetik mirasın tek belirleyici faktör olmadığını yeterince göstermektedir.  Evlâtlık edinilen çocukların resmi ve biyolojik ebeveynleriyle benzerlik karşılaştırmaları da genellikle paralel sonuçlar vermektedir.

Genetik mirasın daha aşikâr olduğu fiziksel özelliklerde bile, çevresel faktörler namevcut değildir.  Örneğin beden boyumuzun yaklaşık % 90 oranında genetik olarak belirlendiği, bu belirlenmede en az 20 genin rol oynadığı bilinmektedir.  Diğer taraftan, 1920 – 1970 arası dönemde gelişmiş ülkelerde ortalama boyun her on yılda 1 cm uzadığı da bilinmektedir; bunu zaten gençlere bakarak kendimiz de gözlüyoruz.  Bu gelişme, tamamen beslenme ve sağlık koşullarındaki hızlı değişimin bir sonucudur; burada elbette genetik bir belirlenmenin izlerine rastlanamaz, çünkü  50-100 yıllık bir süre, genetik evrimin kendini gösterebileceği uzunlukta bir zaman dilimi değildir.  Şu halde görünen o ki, genetik etkilerin çok güçlü olduğu kalıtımsal olgularda bile, çevresel etkilere ve çeşitlenmeye yer vardır.

Bu ve benzeri örnekler,  genetik determinizme her yönden direnmeye kararlı muhalifleri için pek bir şey ifade etmeyebilir, çünkü bu muhaliflerin hem metodolojik hem daha genel epistemolojik planda, sosyobiyolojinin ve evrimsel psikolojinin bir takım temel varsayımlarına kökten itirazları vardır.  Bu itirazlarla beslenen uzun tartışmalar, ancak  ayrı ve çok daha detaylı çalışmalarda ele alınabilir.

Ne var ki, sonuç niyetine sanırım şunlar söylenebilir: insan doğasını meydana getirdiği düşünülen temel nitelikleri ne doğalcı ne de etikçi yaklaşımlar tatmin edici şekilde açıklar görünmektedir.  Aslına bakılırsa iki yaklaşım arasındaki uçurum göründüğü kadar derin değildir.  Tartışmaların bir kısmı, iki yaklaşımın birbirini karikatürleştirmesinden ve çoğu kez vurgu farklarından kaynaklanmaktadır.  Doğalcı ekolün üyeleri arasında, insana ait her niteliğin DNA haritasında okunabileceğini savunan gözü kara deterministler birer istisnadır.  Aynı şekilde, kültürel deterministler arasında genlerin önemini peşinen yadsıyanlar da istisnadır; çoğunluğun itirazı, gen konusunun abartıldığı yönündedir.  İki yaklaşım arasında “mutlu” bir mutabakat veya “sembiyoz” elbette beklenemez, fakat belirli sınırlar ve dar tanımlar dahilinde her iki taraftan da sentez arayışında olanların sayısı artmaktadır.[xx]

Bu açıdan bakıldığında, doğalcı/etikçi çatışması, sunî bir çatışma sayılabilir.  Zira açıktır ki, kişiliklerin, eğilimlerin, davranışların belirlenmesinde doğanın ve “gıda”nın değişik kombinezonlardaki bileşimleri rol oynamaktadır.  Burada artık sorun, doğa/”gıda” karşılaştırmasında hangisinin öncelik veya ağırlık taşıdığını saptamaktan çok, birbiriyle nasıl eklemlendiğini ve yaşam sürecini birlikte nasıl oluşturduğunu anlamakta yatmaktadır.  Bu bağlamda, Shakespeare’den İngilizce’ye yâdigâr kalan sayısız kelime oyunlarından biri olan “nature/nurture” karşıtlığı, her zamanki edebî hoşluğuna rağmen, meseleleri kavramsallaştırmakta yetersiz kalabilir.[xxi]

________________________

Dipnotlar


[i] Darwin’den aktaran: Diane B. Paul, “Darwin, social Darwinism and eugenics”, The Cambridge Companion to Darwin, Jonathan Hodge & Gregory Radick (eds.), Cambridge University Press, 2nd. Edition, 2009.

[ii] Ya da bu mümkünse, bunun nasıl mümkün olduğu en somut şekilde Sovyet biyoloğu Trofim Lisenko’nun sonu felaketle biten tarımsal “deneyler”inde anlaşılmıştır.  Lisenko’nun kış buğdayını güz buğdayına çevireyim derken böylesine çuvallamasında, Lamarck’ın kalıtımla ilgili varsayımlarını uyarılara rağmen körükörüne benimsemesinin rolü olduğu söylenir. 

[iii] Bunun için bkz: Laurent Loison, “Lamarck fait de la résistance”, Les Dossiers de la Recherche, No 33, 2008.

[iv] Jacques Monod, Le Hasard et La Nécessité, Poche, 1973.

[v] Cameron M. Smith & Charles Sullivan, The Top 10 Myths About Evolution, Prometheus Books, 2007, s. 155.

[vi] Diane Paul, konuyla ilgili makalesinde, bu ülkelere Türkiye’yi de dahil etmiş, ama Türkiye’deki öjeni uygulamalarının (düşüncesinin değil, uygulamalarının) özgül tarihine ilişkin elimde bir bilgi yok.  A.g.e., s. 236.

[vii] Öjenizmin yalnız azılı faşistleri heyecanlandıran bir akım olduğu sanılmamalı.  Etkileri çok sınırlı kalmakla birlikte, H.G. Wells ve Beatrice-Sydney Webb çifti gibi, işçi sınıfının genetik kalitesini yükseltmek amacıyla öjenizme heveslenen sosyalistler de çıkmıştır.

[viii] Bunlar arasında ilk akla gelenlerden biri, Alman sosyalist August Bebel’dir.  Bu yaklaşımda olanlara, evrim kuramına Darwin’e koşut fakat bağımsız bir güzergâhtan ulaşmasıyla bilinen sol eğilimli Alfred Russel Wallace da dahil edilebilir.

[ix] Diane B. Paul, a.g.e., s. 237.

[x] En renkli dönemi 70’li ve 80’li yıllarda kalan bu tartışmalardan bende iz bırakmış bir örnek için bkz: Valentino Gerratana, “Marx and Darwin”, New Left Review, No: 82, 1973.  Darwin-Malthus-Marx üçgeni, Marx’ın ve marksizmin “doğal sınırlar” kavramıyla ve ekolojik düşünceyle bağlantısına ilişkin daha geniş bir çerçevede düşünüldüğü takdirde, ilgili literatür hayli kalabalıktır kuşkusuz.  Bu bağlamda bir diğer dikkate değer New Left Review makalesi de, Ted Benton’un “Marxism and Natural Limits” başlıklı incelemesidir (No: 178, 1989).   Benton’un daha sonraki bir kitabının yanısıra (Natural Relations) Jon Elster (Making Sense of Marx) ve Gerald Cohen’in (Karl Marx’s Theory of History) çalışmaları da, bu konuların irdelenmesinde faydalı analitik araçlar sunar.  Diğer taraftan, Darwin’in seçilim kuramının kapitalizmin bir yansıması olduğuna dair popüler görüşleri ele alan yeni bir makale için bkz: Gregory Radick, “Is the theory of natural selection independent of its history?”, The Cambridge Companion to Darwin, s. 147-172.

[xi] Bu görüşlerin ayrıntılı bir değerlendirmesi için bkz: Cameron M. Smith & Charles Sullivan, a.g.e., s: 151-166.

[xii] Eserinin 150. yılının kutlamaları vesilesiyle Economist dergisinde 20 Aralık 2008’de yayınlanan uzunca bir deneme yazısı, Darwin’in içgörülerinin sosyal politikalara ışık tutması gerektiğini savunan manifestoların ince ayarı yapılmış son örneklerinden biri sayılabilir.

[xiii] 150. Yıl kutlamaları dolayısıyla bu tartışmaları geldikleri son noktadaki şekliyle ele alan çok sayıda kapsamlı çalışma yayınlanmakta.  Bunlardan Türkiye’de de yakınlarda yayınlanan ikisi için bkz: George Levine, Darwin Sizi Seviyor: Doğal Seçilim ve Dünyanın Yeniden Büyülenmesi, Metis Yayınları, 2009;  Charles Devillers & Henri Tintant, Evrim Kuramı Üzerine Sorular, İletişim Yayınları, 2009.

[xiv] “Apes or Angels: What is the Origin of Ethics?”, Kanada’nın McGill Üniversitesi’nde geçen sene (6 Kasım 2008’de) yapılan bir sempozyum dizisinin kısa fakat özlü panellerinden birinin adıydı.  İlgili tartışmayı pek çok kitaptan daha iyi özetleyen, maymunların da meleklerin de tüm melekelerini gösterdiği bu fevkalâde öğretici panel, http://www.mcgill.ca/science/trottier-symposium/webcast sitesinden izlenebilir. 

[xv]Sözkonusu panelin katılımcılarından olan Margaret Somerville, kendisini laik bir etikçi olarak tanımlamakla birlikte, daha ileri gidip, hayli Kantçı fakat tersinden bir akıl yürütmeyle, evrim kuramına inanmanın dinsel inançla bağdaşmadığı yolundaki “önyargı”yı sorgular ve bu önyargıyı kırmanın, muhafaza edilmek istenen metafizik alanın meşruluğunu savunma çabasının vazgeçilmez bir koşulu olduğunu ileri sürer (Somerville, McGill Üniversitesi’nin Tıp, Etik ve Hukuk Merkezi adlı organının müdürüdür). 

[xvi] John Maynard Smith’in Evrim Kuramı adlı klasik eseri, 2002’de Evrim Yayınları’ndan çıkmıştı.

[xvii] Mary Midgley, “Selfish Genes and Social Darwinism”, Philosophy, Vol. 58, No: 225, 1983, s. 369.

[xviii] ABD’nin Georgia eyaletinde 1991’de görülen bir davada olduğu gibi, katil müvekkilini idamdan kurtarmak için sülâlesindeki fazlaca cani sayısını gündeme getirip bu meşruluğu soyaçekim yoluyla elde etmeye çalışan yaratıcı avukatlar da hiç eksik olmamıştır; ama şimdiye kadar müvekkillerinin kellesini bu yolla kurtarabilen çıkmamıştır. 

[xix] Gould’un darwinciliğini sorgulayan bir tahlil için bkz: Stéphane Tirard, “Stephen J. Gould était-il darwinien?” Les Dossiers de la Recherche, No:33, s. 74-77.

[xx] Bu arayışın ipuçlarını, Alex Rosenberg’in neredeyse bir tespit raporunu andıran konuya ilişkin titiz makalesinde görmek mümkündür sanırım: “Darwinism in moral philosophy and social theory”, The Cambridge Companion to Darwin, s. 345-367.

[xxi] “Nature/nurture” ayrımının izi yüzyıllarca geriye, en az Shakespeare’e kadar sürülebilir.  Bir yorumcunun dikkat çektiği gibi, Shakespeare’in “Fırtına” (“The Tempest”) adlı komedisinde, oyunun baş kahramanı Dük Prospero, sürüldüğü ülkesinden kaçarken, vahşi bir adaya çıkar ve orada Caliban adında yarı-canavar yarı-insan tuhaf bir yaratığa rastlar.  Prospero’nun onu tarif ederken kullandığı kafiyedir bu: “a devil, a pure devil, on whose nature nurture can never stick.”  Hiçbir sözün, hiç bir “gıda”nın kalın derisine işleyemeyeceği bir canavardır Caliban.

_______________________________

Bu yazı, Cogito dergisinin 60-61 nolu Kış 2009 sayısında yayınlanmıştır.

PATRİK ve SABIR TAŞI

Ocak 2, 2010

Amerika’da Patrik Bartholomeos’la sekiz ay kadar önce yapıldığı halde ancak şimdilerde yayına sokulan hayli bayatlamış  bir söyleşi, Türkiye’de gene epey bir gürültü kopardı.  CBS televizyonunda gösterilmesinin hemen ardından Türk medyasına da yansıyan bu söyleşide Patrik, düşünceli ve yorgun bir ifadeyle, Rum cemaati ve Patrikhane olarak yaşadıkları sıkıntıları anlatmakta.  İkinci sınıf vatandaş muamelesi gördüklerini, Türk vatandaşı olarak tüm haklarını yaşadıklarını hissedemediklerini belirttikten sonra, özellikle Patrikhane için hayati bir konu olan Heybeliada papaz okulunun neredeyse yarım yüzyıldır kapalı oluşu ve hâlâ açılamayışından kaynaklanan mağduriyetlerini ve hayal kırıklıklarını dile getirmekte. 

Muhabirin, “madem bu kadar sıkıntı yaşıyorsunuz, neden Yunanistan’a gitmiyorsunuz?” yollu sorusuna da Patrik’in verdiği cevap şu: “Çünkü ülkemizi seviyoruz.  Burada doğduk, burada ölmek istiyoruz”.  Bu topraklarda en az 17 yüzyıllık bir geçmişleri olduğunu hatırlatan Patrik, “ülkemizin yetkililerinin neden bu tarihe saygı duymadığını merak ediyorum” diyor.  Yaptığı atıflardan anlaşılıyor ki Patriğin bu merakında, Türk yetkililerin nasıl olup da Osmanlı ve daha genel olarak geleneksel İslam “hoşgörüsü”nden hiç nasiplerini almamış gibi davranabildiklerine duyduğu hayret de gizli.

Muhabirin Türkiye’de kalmakla zorlu bir yolu seçtiğini ima eden sözleri karşısında, Patrik kararlılığını vurgulamak için, İsa’nın çarmıha gerildikten sonra da yaşamaya devam edişine atıfta bulunmakta, belli ki bu mecaza başvurmaktan da ayrıca manevi bir güç almakta.  Sonuçta, tek bir cümleyle söylediği şu: Türkiye’de baskı altındayız, ama baskılara direneceğiz.  Bu ülkede çarmıha geriliyoruz.  Fakat çarmıha gerilsek de, ölmeyeceğiz; yaşamaya, varolmaya devam edeceğiz: “Ayakta kalmaya kararlıyız”.

Patriğin alışıldık uslûbuna yabancı olan bu sert ve yalın sözlerin pekçok çevrede şaşkınlık yarattığını görüyoruz.  Medyada “Patrik neler dedi neler!” yahut “Türkiye’ye salvolar” gibi kışkırtıcı başlıklarla manşet olan bu sözleri geniş bir kesimin kaldıramadığı ve özellikle “çarmıha gerilmek” deyimini infialle karşıladığı açık.  Bu kesimden yükselen değişik suçlamalara bakılırsa, Patrik bu sözlerle ya “mazlumu oynuyor”, ya daha beteri, “Türkiye’ye fütursuzca meydan okuyor”, ama öyle veya böyle, her halükârda “Türk halkını rencide ediyor”.

Patriğin demeci yalnız düşmanları değil dostları arasında da şaşkınlık yaratmışa benziyor.  Çoğu dostu, bu demecin şimşekleri Patriğin üstüne çekeceğinden ve ortamı gereksiz yere gereceğinden tedirgin.  Bu tedirginlikle de, ilginç savunmalar getirenler var.  Örneğin Patriğin avukatı Kezban Hatemi, Patriğin yanlış anlaşıldığını, “çarmıha gerilmek” deyiminin gâvurcada pek öyle ağır şeyler ifade etmediğini savunarak, kara bulutları kendince dağıtmaya çalışmış.  Aslı Aydıntaşbaş’ın konuyla ilgili bir yazısında aktardığına bakılırsa, Patriğin demecini verdiği gün ateşli ve hasta olduğunu öne sürerek, demecindeki aykırı sözlerin hastalığına verilmesini isteyen dostları da var anlaşılan.  Kimbilir, işi ateşli bir havaleden de basit bir şeye, sözgelimi bir “dil sürçmesi”ne bağlayanlar da vardır belki.  Nitekim, ortamın gerilmesinde pek bir menfaati olmasa gerek ki, bizzat Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Patriğin “talihsiz” demecinin bir dil sürçmesinden kaynaklandığını umduğunu belirtmiş.

Ama gerçeğin, lâfını Patriğe yutturmaya çalışanların umduğu gibi olmadığı ortada.  Türkiye’nin zehir hafiyesi Onur Öymen haklı: Patriğin sözü bir dil sürçmesi falan değil.  Düşündüğünü ve hissettiğini açıkça, sansürsüz söylemiş.  Belli ki, bir noktada Patriğin canına tak demiş.

Üstelik, Patriğin bu “çarmıha gerilme” hissinin, Kezban Hatemi’nin hafifletmeye çalıştığı şekilde, olağan ve gündelik bir konuşma diline indirgenemeyeceğini, bunun çok ötesinde, yılların ve hatta asırların biriktirdiği metafizik bir ağırlığı olduğunu görmek zor değil.  En serpilip saçıldığı dönem Osmanlı hakimiyetine rastgelmesine, Osmanlı yönetimiyle aralarında asırlar boyu fevkalâde kullanışlı bir modus vivendi bulunmuş olmasına rağmen, Bizans’ın sönüşünden bu yana Patrikhane’nin kendini daima İstanbul’daki “Mahpus  Kilise” olarak algılayageldiği bir sır değil.  Ortaçağ tarihçisi Steven Runciman’ın ünlü yapıtında (The Great Church in Captivity) en dramatik boyutuyla aktardığı bu algılamanın, afaganların bastığı sıkıntılı anlarında Patriği de pençesine alıp, çarmıha gerilmişlik hissini açığa vuracak kadar güçlendirmiş olması kuvvetle muhtemel.

Lâkin kabul etmek lâzım ki bu “çarmıha gerilme” terimi fazlasıyla güçlü bir ifade.  Çarmıha gerilmiş gibi hissetmek için, ezici bir güç karşısında çok çaresiz ve yalnız kalmış olmak gerekir.  Oysa tüm Osmanlı idaresi boyunca, en dertli anlarında bile patrikler çok çaresiz ve yalnız kalmadı.  Zaman zaman çaresiz hissetseler bile, hiç bir zaman yalnız değildiler, çünkü kendi dinlerine bağlı geniş bir nüfusa dayanıyorlardı.  Bugünkü patriğin ise dayandığı bir nüfus yok; dünya çapındaki hatırısayılır itibarına rağmen, yalnızlığı da herhalde burada aranmalı.  Baskının ve kötü muamelenin büsbütün derinleştirdiği, farklı bir yalnızlık olmalı bu.   Yaptığı atıflardan da anlaşılacağı üzere, “çarmıha geriliyoruz” derken, Patriğin kendini Pagan Roma’nın kahredici gücü karşısında kıstırılmış ilk Hıristiyanlar gibi hissetmesi boşuna değil.

Peki, Patriğin sabrını taşıran, canına tak dedirten ne?  “Hiçbir şey!  Sadece mazlumu oynuyor” demek mümkün mü?

Mazlumu oynamak, bizimki gibi toplumlarda (hadi bunlara kestirmeden “şark toplumları” diyelim) prim yapan bir yöntemdir.  Tayyip Erdoğan’ın mazlumu oynaya oynaya nerelere geldiğini gördük.  Ama mazlumu oynamak için, küçük bir nebze de olsa elde bir malzeme bulunması gerekir—vicdanlara seslenen, baskı ve adaletsizlik örneği bir malzeme.  Tayyip Erdoğan’ın malzemesi, kendisini hapse yollayan o meşum şiirdi.

Patriğin o şiirden çok daha fazla malzemesi var.  Ancak bu malzeme bir işe yaramaz, çünkü niyetlense bile, Patriğin bu malzemeyi kullanarak mazlumu oynaması, müslüman mahallesinde salyangoz satmaya kalkışmasına benzer.  Çarmıha gerçekten de gerilse, Patriğin gönüllerde taht kurma şansı yoktur.  Bunun nedeni ayrı bir dinin mensubu olması kadar, Türkiye’de zayıftan, yoksuldan, ezilenden yana değil, güçlüden, egemenden, zenginden yana bir imaja sahip olmasıdır: herşeyden önce Patrik, başta Yunanistan olmak üzere dış güçlerin, Batı kulübünün ve nihayetinde emperyalizmin bir temsilcisi, hatta bir “maşa”sı olarak algılanagelmektedir.  Tıpkı Türkiye’deki burjuvazinin bir zamanlar öncü kesimini oluşturan Rum cemaatinin, artık hemen hiç alâkası kalmadığı halde, hâlâ burjuvazinin ve “sosyete”nin bir parçası olarak algılanageldiği gibi…

Diğer taraftan, Patriğin Hıristiyan Batı kamuoyu nezdinde de mazlumu oynaması sözkonusu değildir, çünkü bütün tavrını ve politikasını dışarıda Türkiye’yi şikayet ve kınama üzerine değil, destekleme üzerine kurmuştur.  Hatta bunu yaparken, kendi Ortodoks dünyasının güç dengesi içinde önemli riskler aldığı ve şiddetli tepkilere maruz kaldığı iyi bilinir (Bunların bir kısmına aşağıda değineceğim).

Şu halde Patrik, eğer protesto niteliğinde bir çıkışta bulunmuşsa, bunu mazlumu oynadığı için değil, düpedüz mazlum durumunda olduğu için yapmıştır.  Tabii “güçlü”den yana imajına bakarak, “mazlum” sıfatını gene de Patriğe yakıştırmakta zorlananlar çıkabilir.  O takdirde, onlara kaderin ve tarihin türlü cilvelerini hatırlatmakta yarar var: gün olur, güçlüler de pekâlâ mazlum durumuna düşebilir.  Bunu görmek için uzağa gitmeye gerek yok: Türkiye’nin belki de en baskın ve egemen toplumsal gücü olan İslam’ın bile uzun bir dönem boyunca kendini mazlum durumunda bulduğu, çağdaş tarihimizin trajikomik cilvelerinden biri değil midir?

O halde, “güçlü”den yana imajı biran için tamamen doğru kabul edilse bile, Patriğin mazlum durumunda bulunması olmayacak birşey değildir.  Gene de, çağrışımları fazla ağır geliyorsa, “zulüm gören bir mazlum” yerine, “çile çeken bir mağdur” sıfatı tercih edilebilir. 

Böylece, en hafif deyimiyle, Patriğin halen çile çeken bir mağdur durumunda olduğu söylenebilir.  Çektiği çileler de uydurma veya yapay değil, gerçektir.  Bunlar, Rum vakıflarına ait mallara çeşitli ayak oyunlarıyla devletçe el konulması, ekümeniklik ünvanıyla uğraşılması, Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılamaması gibi müzminleşmiş sorunların yarattığı çilelerdir.

Bildiğimiz kadarıyla, bunların üzerine yeni, beklenmedik sorunlar gelmiş değil.  O zaman, ister istemez şu soru kendini dayatıyor:  ne oldu da, Patriğin sabrı şimdi taştı? Ne oldu da, bir anlamda “çileden çıkma”sı, gelip bu günlere rastladı?

Patriğin son çıkışının, özellikle hükümeti hedef alır bir izlenim bırakması şaşırtıcı, çünkü pekçok yorumcunun da vurguladığı gibi, Özal hükümetleriyle birlikte, Patrikhane’ye nispeten açık ve duyarlı bir yaklaşım sergileyen ender hükümetlerdendi şimdiki hükümet.

AKP hükümetinin bu nüanslı yaklaşımının ilk ve belki de en simgesel göstergesi, AKP’nin iktidara gelişinin hemen ardından, zamanın İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’nun Patriğin Boğaz’daki şahsi ikametgâhındaki özel yemeğe icabet etmesiydi.  Bu ziyaret, o zamana kadar değil içişleri bakanını, valiyi bile görmekte zorluk çeken ve bulunduğu ilçenin kaymakamıyla muhatap bırakılan Patrik için elbette çok cesaretlendirici bir gelişmeydi.  Bakanın ziyaretinin ardından, hükümet tarafından da iyi niyet mesajları gelmeye başladı.  Bunları, biraz Avrupa uyum sürecinin rüzgârı ile de olsa ve bir çok bakımdan yetersiz kalsa da, azınlık vakıf mallarıyla ilgili olumlu doğrultuda atılan bir takım idari ve yasal adımlar izledi.  Ara sıra su yüzüne vuran ekümeniklik gerginliği, bu iyiye gidişi fazla gölgelemedi; Ruhban Okulu ile ilgili de olumlu açıklamalar birbirini takip etti, hatta devlet katında bu sorunun çözülmesi için ciddi hazırlıklar yapıldığına dair güçlü bir izlenim oluştu.  Patrikhane’ye hiç sıcak bakmayan sıkı milliyetçi kesimlerde bile, tek tük yeşil işıklar yanmaya başlamıştı.  Sorunun vakıf üniversitesi kurularak çözümü türünden önerilerin Hasan Celal Güzel gibi milliyetçi yazarlar tarafından bile kabul görüp savunulması da,  meselenin çözümsüzlüğüne ilişkin daha önce verilen bir sürü “teknik” ve hukuki mazeretin ne kadar geçersiz ve yapay olduğunun daha iyi anlaşılmasını sağlamıştı.  Kamuoyu da artık böylesine müsaitken, hükümetin eli serbestti ve Patrikhane’nin bu en önemli probleminin nihayet çözüme kavuşması an meselesi gibi duruyordu.  Tünelin ucu gözükmüştü.

Lâkin beklentilerin zirveye ulaştığı bir noktada farkedildi ki, aslında yürüyen bir süreç yok; yani eski tas eski hamam, bir şey  olacağı da yok.  Patriğin Amerika demecindeki şu konuşmadan, en yüksek makama kadar gidip de hangi kapıyı açtıysa bir duvarla karşılaştığı anlaşılıyor: “Başbakanı ziyaret ettim, sorunlarımızı dile getirdim ve ‘neden’ diye sordum, yardım istedim.”  Muhabir soruyor: “Cevap aldınız mı?” “Asla” diyor Patrik.

Belli ki Ruhban Okulu bir kere daha kazaya uğramış durumda.  Başbakan Erdoğan’ın geçenlerde kulaklarda yankılanan, “ama Atina’da da cami yok” yollu sözlerinden, onun da, diğer selefleri gibi, Ruhban Okulu’nu “mütekabiliyet ilkesi gereği” Yunanistan’daki Türk azınlığa ve İslam kültürüne yönelik kötü uygulamalar karşısında bir koz olarak tutma ve kullanma alışkanlığından vazgeçemediği anlaşılıyor.  Oysa bu meşhur mütekabiliyet ilkesinin sınırlı bir uygulama alanına sahip hukuki bir kavram olduğu, Ruhban Okulu gibi konuların bu alana girmediği, bu alana zorla sokulmasının ahlâken de siyaseten de yanlış olduğu defalarca yazılıp çizilmiş, üstelik bazı hükümet yetkilileri de bu gerçeği kavramış görünmüştü (Hukukçu Rıza Türmen, 25 Aralık 2009 tarihli Milliyet gazetesindeki yazısında, dayanamamış, bu konunun ilerisini gerisini bir defa daha anlatmış).  Tabii hükümetin Ruhban Okulu’nu, Yunanistan’ın da ötesinde, Avrupa Birliği ile süregelen daha çetrefilli çekişme ve pazarlıklarda üstü kapalı bir koz olarak kullanmaya kalkışması da olası.   İnanması zor ama, anlaşılmaz bir sürü hesabın içinde bu da varsa, doğrusu şaşırmamak lâzım.

Diğer taraftan, sözkonusu “kaza”nın nedenini, bizzat  AKP’nin tabanından (ve de bazen tavanından!) gelen bir dirence bağlamak da elbette mümkün.  AKP iktidarı Türk-İslam sentezinin en mükemmel versiyonu olmayabilir ama, böyle bir senteze çok da aykırı düşmeyecek şekilde, bu iktidarın biri milliyetçi, diğeri ümmetçi iki ana damardan beslendiği malûm.   Milliyetçi damarın, ülkedeki diğer milliyetçi akımlar gibi,  AKP iktidarını aşağı çektiği ve gerçekleştirmek istediği tüm “açılımlar”ın önünü kapadığı, ümmetçi damarın ise bu milliyetçi basıncı azalttığı ve bir nebze dengelediği düşünülebilir.  Sağ veya sol bir takım laik hareketlere kıyasla, din konusunda hassas olan bir akımın, kendine yabancı da olsa diğer dinlere daha “hoşgörülü” yaklaşması beklenebilir.  Üstelik, kendi öz ilâhiyatına bakılırsa, bu hoşgörülü yaklaşım büyük semavi dinlerin sonuncusu olarak İslam’da zaten mündemiçtir (Tabiatıyla buradaki “hoşgörü”, eşit görmek değil, sadece tahammül etmek anlamındadır; ama hakkıyla tahammül etmek de, kendi başına bir değerdir kuşkusuz!).  Bu bakımdan, dinler-arası veya uygarlıklar-arası diyalog türü girişimlere AKP iktidarının daha bir heves ve iddiayla talip olması da herhalde rastlantı değildir.

Ancak milliyetçilik karşısındaki zahiri üstünlüğüne rağmen, ümmetçiliğin çelişkisini daimi kılan ve evrensel boyutunu yok eden bu mahalli ve kör yanını, herşey bir yana, Türkiye’de Sünni İslam’ın Alevilere yönelik düşmanca muamelesinden gayet iyi tanırız.  AKP tabanının önemli bir kısmını oluşturan Sünni İslam’ın, tüm bir Osmanlı dönemi boyunca olduğu gibi, normalde Aleviliğe Ortodoksluktan da daha hoşgörüsüz ve insafsız davranması pekâlâ mümkündür, çünkü Sünni İslâm’ın nezdinde Alevilik kendi erişim ve rekabet alanı içindeyken, Ortodoksluk bu alanın dışında kalan ayrı bir dinin mezhebidir.  Fakat sözünü ettiğimiz milliyetçi damarın etkisiyle, Ortodokslara gösterilen hoşgörüsüzlük Alevilere gösterilenden de beter hale gelebilir.  Ümmetçiliğin bu yobaz yönü, zaten varolan milliyetçi damarla birleştiğinde, mükemmel bir Türk-İslam kıskacı şeklinde, AKP iktidarının hareket kabiliyetini hayli sınırlamış olabilir.

Fakat hükümetin önünü tıkayan asıl direncin, AKP tabanından veya toplumdan değil, doğrudan doğruya devletten geldiği de ileri sürülebilir.  Hükümetin iyi niyetli olduğu, lâkin sivil ve askeri bürokrasinin engelini aşamadığı yolundaki yaygın kanaatte kuşkusuz bir gerçek payı var; ancak hükümetin bazen kendi irade eksikliğini saklamak için bu kanaatin arkasına saklandığı da bir gerçek.  Her halükârda, YÖK’ten cumhurbaşkanlığına dek, devletin en önemli organlarını ele geçirip, orduyu da köşeye sıkıştıracak kadar ileri gidebilmiş bir iktidarın, bir azınlık okulunu bir formülünü bulup açtırmakta iktidarsız kalması pek inandırıcı olmasa gerek!

İnandırıcı veya değil, nedenleri ne olursa olsun, AKP iktidarının Patrikhane ve genel olarak Rum cemaatine yönelik olumlu girişimlerinin arkasının gelmediği ortada.  Bu iktidarın artık sekizinci yılını sürerken, diğer bütün konular bir yana, daha şu okul sorununu bile çözememiş olmasının hiçbir makul açıklaması veya mazereti olamaz.  Burada sözkonusu olan, günün moda deyimiyle  eğer bir “açılım”sa, bu açılımın fiyaskoyla sonuçlandığı aşikârdır.  Eğer Patrikhane konusundaki bir küçük açılım bile fiyaskoyla son buluyorsa, Patrikhane’den kat be kat önemli olan Kürt sorununa yönelik bir “büyük” açılımdan nasıl iyi bir sonuç çıkabilir, doğrusu meçhuldur.  Burada bütün mesele aslında, beklentilerin hızla yükselmesine yol açıp veya izin verip, ardından bu beklentileri hiçbir şekilde karşılayamama aczinde yatmaktadır.  Beklentileri karşılayamamak veya karşılamaya samimi bir niyeti varsa da bu niyeti gösterememek, bu beklentilerin doğmasını daha başından engellemeye çalışmaktan daha kötü sonuçlar verebilir.  Görülen o ki, Kürt meselesinde halen yaşanmakta olan kargaşa, büyük ölçüde bu durumdan kaynaklanmaktadır.  Arkası nasıl geleceği meçhul olan, yahut gelmeyeceği apaçık belli olan bir “açılım”, öfkeleri taşırmaktan, isyan duygusunu büsbütün kabartmaktan başka bir işe yaramamış gibidir.  Patriğin son çıkışını da bu bağlamda değerlendirmek gerekir: aldatıcı işaretlere, tutulmamış sözlere karşı gösterilmiş bir tepkidir bu.

Kimisine göre Patrik, “çarmıha gerildik” demekle, yalnız Türkiye’ye meydan okumakla kalmamış, Türk halkını da “rencide etmiştir”.  Birilerini rencide ettiği muhakkak, ama rencide olanlar olsa olsa, Patrik ve camiasını çarmıha germe ithamını üstüne alınanlardır, başkaları değil—topyekûn “Türk halkı” hiç değil. 

“Türkiye’ye meydan okuma”ya gelince, bu yoruma açık bir durumdur tabii.  Bir bakıma, her meydan okuma, tanım gereği insanın canına “tak dediği” noktada başlar.  Bu anlamda evet, Patrik çok sembolik  bir düzeyde kalsa da, Türkiye’ye meydan okumuştur.  Ne var ki, son tahlilde bunun Türkiye’nin aleyhine değil, lehine bir durum olduğunu görmek gerekir.

Çünkü Patriğin bu meydan okuyuşu, Ortodoks dünyası ve Yunanistan içindeki güçlü ve etkin bir çevreye neredeyse polemik bir cevap niteliği taşımaktadır.  Bu açıdan bakıldığında, Patriğin çıkışı Türkiye’den çok, bu çevreye yönelik bir meydan okumadır esasen.

Atina ulusal kilisesinin bugünkü başpiskoposunun bir önceki selefi olan merhum Hristodulos’un özellikle 90’lı yıllarda başını çektiği ve sesini duyurduğu bu çevre, Türk-İslam sentezinin bir Yunan versiyonu sayılabilir.  Son zamanlarda sesi daha az çıkıyorsa da, bu çevrenin temsil ettiği Elen-Ortodoks sentezinin Yunanistan’daki gücü, Türk-İslam sentezinin Türkiye’deki gücünden az değildir.  O sıfatı hiç kullanmasa da, tabiatıyla fevkalâde milliyetçi olan bu çevre, uzun zamandır Patrikhane ile derin bir rekabet ve çekişme içindedir.  Patrikhane’nin tarihten gelen idari ve ruhani otoritesinin sınırlandırılması için çaba harcar, ayrıca Patrikhane’nin Türkiye’nin Avrupa yolculuğunu destekleyen politikasına şiddetle karşı çıkar, Türkiye’nin Batı kulübünden tamamen dışlanmasını ve daima dışında tutulmasını savunur.  Türkiye’nin Batı’nın dışına savrulması durumunda Patrikhane’nin içine düşeceği ilave zorluklar ve hatta düpedüz yokolma tehlikesi, bu çevreyi pek ırgalamaz; bu ihtimale karşı zaman zaman dile getirdiği çözüm önerisi şudur: Patrikhane tasını tarağını toplayıp Türkiye’yi terketmeli, Yunanistan’da idari denetiminde bulundurduğu pekçok yerden birine (örneğin Patmos adasına) yerleşmeli ve varlığını ve misyonunu  daha rahat şartlar altında orada sürdürmelidir.  Bu çözüm önerisinin başlıca gerekçelerinden biri de, Patriğin Türkiye’de zaten bir “rehin” durumunda olduğudur: Patriğin başında olduğu kilise, tutsak bir kilisedir; Patrik bu kiliseye hakkıyla yön veremez, çünkü düşündüğünü söyleyemez; bu anlamda da sözünün hükmü yoktur.

Patriğin bütün bu eleştiri, öneri ve yakıştırmalara karşı uzun yıllar sabır ve kararlılıkla direndiği ve zamanla Yunanistan’da da kendine bir taraftar kitlesi bulduğu söylenebilir.  Ama Patriğin konumunu belki de en beklenmedik şekilde, bir hamlede kat be kat güçlendiren, bu son çıkışı olmuştur.  Eğer bu çıkışı gerçekten de bir meydan okumaysa, Patriğin artık bir rehin olmadığı sonucuna varmak gerekir.   Yalnız eleştirilerini paşa paşa dile getirmekle yetinmeyip, icabında protestosunu ortaya koymak ve rest çekmekle Patrik, “kefeni yırtmış”, rüştünü ispatlamış olmaktadır bir bakıma.   Görülen o ki, “Konuşan Türkiye”nin ayrılmaz bir parçasıdır artık Patrik.

Kuşkusuz, kopan gürültü karşısında Patrik, ortamın daha fazla kızışmasına müsaade etmeyecek, yatıştırma yoluna gidecektir.  Umarız bunu yaparken tamamen kabuğuna çekilmez, yakın çevresi de gereksiz ve yersiz mazeretlere sığınmaz.  Gönül ister ki Patrik, bundan böyle yalnız Amerikan medyasında değil, Türk medyasında da istediği demeci istediği gibi versin.  Hiç kuşku yok ki bunu yapabilmesi, yalnız kendi davasının değil, Türkiye’nin de hayrınadır.

Bu yazı, 3 Ocak 2010′da Birikim-Güncel’de ve acıkgazete.com’da yayımlanmıştır.

İSRAİL ve ZİHİNSEL KAYMALAR

Eylül 13, 2009

İsrail’in Filistin topraklarına yönelik son harekâtından bu yana geçen süre içinde, daha önce pek görülmeyen bir şey oldu: olay, kanıksanmış bir konu gibi hemen gündemden çıkıp unutulmadı; Gazze saldırısının yankıları hafifleyerek de olsa hâlâ sürmekte ve tamamen biteceğe de benzemiyor.  Öyle anlaşılıyor ki bu son saldırı, İsrail’e verilegelen güçlü ve neredeyse koşulsuz desteğin kaynağı olan merci ve mahallerde ciddi çatlaklara yol açmış durumda.  Bu ülkeye en sıcak ve dostane duygular besleyenler arasında bile, daha önce az görülen türden bir soğukluk, kırıklık, bezginlik seziliyor.  Bunlara, bizzat bazı Yahudi kesimler de dahil.

İsrail’in yaptıklarına bakarak, Yahudi kavminin bir devlet kurup da bu devleti savunayım derken, diğer devlet sahibi milletler gibi zalimler kervanına katıldığını ve böylece kendine has “seçilmişlik” özelliğini ve misyonunu tamamen yitirdiğini düşünenler herhalde hiç az değildir bugün.  Dahası, İsrail’in elindeki silahlara bakarak, kendi mitolojisine göre insanlığı kurtarmak üzere “seçilmiş” bu kavmin, bizzat bu mitolojiyle alay edercesine sonunda gelip, sebep olabileceği bir dünya savaşıyla insanlığı yok etmesinden korkanların sayısı hayli artmışa benziyor.

İlginçtir ki, kavmin bu gidişatına karşı dur diyenler, dikkate değer ölçüde gene bu kavmin bağrından çıkmakta.  Anlaşılan o ki, uluslaşma ve devlet kurma hırsı, Yahudilerin hayati bir özelliğini epey törpülese da tamamen köreltememiş.  Bu özellik, kendi topluluğunu gerçeklerin önüne değil, gerçekleri kendi topluluğunun önüne koyabilme becerisi ve cesaretidir.  Sık sık söylendiği gibi, Yahudi topluluğunun yeryüzünde içine en dönük, dışarıya en kapalı cemaatlerden biri olduğu doğrudur; ama belki biraz da bu nedenle, cemaatini karşısına alıp en acımasızca sorgulayanların çoğu kez Yahudilerden çıktığı da doğrudur.  Bilhassa Spinoza’dan bu yana asırlar boyu giderek belirginleşmiş olan bu eleştirellik damarının bugün de hâlâ canlılığını koruduğu rahatlıkla ileri sürülebilir.  Edward Said’i saymazsak, bugün İsrail’in politikalarını en sert fakat tutarlı şekilde eleştiren ve bunun sonucu olarak Filistin davasını en soluklu ve etkili şekilde savunanlar  Yahudi asıllı yazarlardır.  Eğer bir yerlerde gerçekten Tanrı’nın “seçilmiş” kulları varsa, onları öncelikle bu yazarlar arasında aramak gerekir.

Norman Finkelstein, bu yazarların önde gelenlerindendir.  Meselelere bakışı genelde Noam Chomsky’ninkiyle koşuttur, fakat Filistin sorununa Chomsky’den daha fazla odaklanmış biridir.  Soykırım Endüstrisi (Holocaust Industry) adlı ünlü kitabı Türkçe’de de çıkmıştı.  Fakat yazarın Türkiye’de hakkıyla tanındığından emin değilim; yanılmıyorsam kitabı da uzunca bir süredir  tükenmiş durumda.

Finkelstein’ın bütün çalışmasını boydan boya kesen başlıca tezi, İsrail-Filistin itilâfının haddinden fazla şişirilmiş bir konu olduğudur: sanıldığının ve gösterilmek istendiğinin aksine, bu konu hiç de bir arap saçı değildir; temelinde yatan gerçek, bir halkın zorla toprağından sökülüp atılmasıdır.  Ne var ki, bu gerçeğin üzerine zamanla türlü propaganda ve yanılsamadan oluşan öyle girift ve yoğun bir mitoloji örülmüştür ki, bu mitolojiyi parçalarına ayırıp deşifre etmek, ayrı ve fevkalâde titiz bir çabayı gerektirir.  Hemen hemen tüm sabır ve enerjisini bu çabaya ayıran Finkelstein, işe iki farklı düzeyde koyulur.

Birinci düzeyde, yazarın fazla tartışmaya yer bırakmayacak açıklıkla sergilediği yalın tarihsel gerçekler vardır.  Bunlar üç şık altında şöyle sıralanabilir: 1a) Geniş bir yayın ve medya havuzunda dolaşan inancın aksine, 1948 ve öncesinde Filistinliler mülklerini satarak ve komşu Arap ülkelerinin daveti ve teşviği üzerine topraklarını terketmiş değildir.  Her ne kadar önceden planlanıp planlanmadığı tartışmalıysa da, Filistinlilerin bir “etnik temizliğe” tabi tutulduğu kesindir.  2a)  Demokratik bir ülke olmasının bıraktığı yaygın izlenimin tersine, İsrail devletinin kuruluşundan bu yana insan hakları sicili çok bozuktur. İsrail’in uygulayageldiği apartaid benzeri ayrımcılık, baskı ve terör, herhangi bir “meşru müdafa” gerekçesiyle açıklanabilecek önlemlerin çok ötesindedir.  3a)  İsrail’in uluslararası hukuk planındaki diplomasi sicili de kötüdür, zira bu ülke kendi lehine en uygun ortam ve konjonktürlerde kotarılmış çeşitli B.M. ve sair uluslararası kararların bile hemen hiçbirine uymamıştır; halen de uymayı reddetmektedir.

Finkelstein’ın eleştirilerinin yoğunlaştığı asıl tartışmalı alanlar, söylem düzeyindedir.  Yazarın “İsrail savunucusu” (“apologist”) diye nitelediği kalem erbabının söylediklerine ve yazdıklarına karşı giriştiği müdahaleler, gene üç şık altında şöyle ifade edilebilir: 1b) İsrail savunucusu söylemin en gözde uğraşlarından biri, İsrail-Filistin çatışmasını siyasal planda dünya çapındaki “teröre karşı savaş”ın merkezine yerleştirmek, daha “kozmik” planda da dinler, kültürler, uygarlıklar arasındaki derin çatışmanın çok özel ve “kendine has” bir tezahürü olarak sunmaya çalışmaktır.  Oysa bütün bu süslemeli tantananın ardında, pek de o kadar “özel” ve “eşsiz” olmayan, düpedüz toprak ve hak gaspına dayanan bir adaletsizlik durumu vardır ve bu durum aslında, başka her türlü etken ve açıklamayı tâli kılar.  2b) İsrail savunucularının bir diğer gözde uğraşı da, bazı Arap liderlerini (Hacı Emin el Hüseynî gibi) Almanya’daki Yahudi soykırımının sorumluları arasına sokmak, bunu yapamadıkları yerde de (sözgelimi, Nasır’dan Saddam’a dek hemen hepsinin birer yeni “Hitler” olduğunu haykırarak), soykırımın Nazi faillerinin katıksız halefleri olduğunu iddia etmektir.  Ne var ki bu tür iddialar, Arapların ırkçılığını olduğu yerde ve ölçüde içtenlikle kınamaktan çok, İsrail’in günah ve hatalarını gizlemeye dönük çabalardır.  Üstelik, Yahudi soykırımını göreceleştirip sulandırmak gibi hiç de istenmeyen bir sonucu vardır.  Fakat İsrail savunucularının gerçekleri gizleme çabalarında kullandıkları en etkili kart, yalnız Araplara değil, tüm dünya kamuoyuna teşmil ettikleri yeni “anti-semitizm”dir.  Ne zaman İsrail’in politikalarına karşı eleştiriler yoğunlaşsa yaptıkları derhal, dünyayı yeni bir “anti-semitizm” dalgasının sardığından dem vurarak, sözkonusu eleştirileri etkisizleştirmeye çalışmaktır.  Bütün bunlar,  son tahlilde Yahudi acılarının yüzsüzce bir istismarını öngörür.  Finkelstein’ın “soykırım endüstrisi” terimiyle nitelediği sömürü ve propoganda çarkı da, gücünü bu istismardan alır.  3b) Son yarım yüzyıl içinde, İsrail’in konumu savunulur olmaktan çıktıkça, İsrail savunucularının yaklaşımlarında soldan sağa, liberal temalardan koyu muhafazakar tezlere doğru hızlı bir kayma görülür (ABD’deki karaderililere dönük gitgide artan olumsuz ve dışlayıcı tavırlar, bu kaymanın dışavurumlarından biridir.).  Ama bir başka kayma da, genellikle çok  eğitimli ve donanımlı olan İsrail savunucularının araştırmacılık ve polemik standartlarındaki düşüşte kendini hissettirir: tehdit, baskı, şantaj, çelme, kayırma, intihal, sansür ve otosansür, en bilimsel ve akademik platformlarda bile giderek daha sık rastlanan olgulardır.

Bu olguların belki de en çarpıcı örneği, bizzat Finkelstein’ın başına gelen bir hadisede görülebilir.  Hadise şöyle gelişmiştir:  yazar, ilk baskısı 2005’te yayınlanacak olan Beyond Chutzpah (Hutzpa’nın Ötesinde) adlı son kitabının metnini Kaliforniya Üniversitesi’nin yayınevine gönderir.  Bu çalışmada, Harvard Üniversitesi’nin kıdemli hukuk profesörlerinden Alan Dershowitz’e dönük keskin eleştiriler içeren geniş bir bölüm vardır.  Bu eleştiriler, Finkelstein’ın daha önceki bir kitabında (Image and Reality of the Israel-Palestine Conflict, 2003), Walter Laqueur, Michael Walzer gibi uluslararası ilişkiler literatüründe önemli yeri olan yazarlara yönelttiği eleştirilerin bir devamı sayılabilir, ancak şu farkla ki, içlerinde Dershowitz’e ilişkin, düpedüz intihal gibi, akademik kriterlere ve ahlâka aykırı ciddi suçlamalar da vardır.  Her yerde eli kulağı olmalı ki, Dershowitz bu suçlamaları daha kitap baskıya girmeden bir şekilde öğrenir ve derhal yayınevinden kitabı yayınlanacaklar listesinden çıkarmasını talep eder.  Yayınevi oralı olmayınca, paçaları tutuşan Dershowitz bu defa Amerika’nın en ünlü hukuk bürolarını devreye sokarak, ardarda davalar açar; bu arada kazanacağı muazzam tazminatlarla yayınevini “komple satın almak”la tehdit etmekten de geri durmaz.  Yayınevi direnir, bunun üzerine Dershowitz müdahale etmesi için Kaliforniya valisi Arnold Schwarzenegger’e başvurur, fakat vali “akademik özgürlük” gerekçesiyle profesörün talebini geri çevirir (Tuhaf olmasına çok tuhaf da, profesörün valiye gitmesinin nedeni, eski okulum olduğu için biliyorum, sanırım valilerin geleneksel olarak Kaliforniya üniversitesinin mütevelli heyetinde bulunmalarıyla bağlantılı.  Benim zamanımda heyette o dönemin valisi Ronald Reagan vardı).  Böylece, Finkelstein “endüstri”ye karşı savaşı sonunda kazanır; ama savaştan hasarsız çıktığı söylenemez: hocalık yaptığı başka bir üniversitede, tamamen hakkı olan daimi kadro talebi (“tenure”), bir takım ayak oyunlarıyla reddedilir. Maruz kaldığı hakaret ve iftiralar, çektiği sıkıntı ve stres de tabii cabası.

Finkelstein’ın Dershowitz’in davranış bozukluğuna ilişkin gözlemleri ibret vericidir ama asıl önemli olan, bu ünlü hukukçu da dahil İsrail savunucusu yazarların zihin dünyasındaki “kayma”ya dair tespitidir.  Finkelstein’a göre, bu zihin kaymasının en olumsuz yönü, yeterince belli olmaması ve bir bakıma gizli kalmasıdır; sözkonusu yazarlar, liberal ve özgürlükçü konumlarından cemaatçi ve tutucu pozisyonlara savrulurken, eski konumlarına uygun özgürlükçü söylemi ve liberal kamuoyunu muhafaza etmeye çok özen gösterirler.  Bu çelişkiyi görmek için, yarattıkları imajın ötesine geçip, tezlerini ve argümanlarını yakından izlemek gerekir.  Finkelstein’ın en etraflı ve başarılı şekilde yaptığı da budur.  Aşağıda, Dershowitz’e getirdiği bir eleştiriye değineceğim.  Fakat önce, Dershowitz’ten çok daha önemli bir düşünür olan Michael Walzer hakkında Finkelstein’ın söylediklerine kısaca bakmakta yarar görüyorum.

Bilindiği gibi, Walzer uluslararası ilişkiler literatüründe en tartışmalı eserlerden sayılan Haklı ve Haksız Savaşlar (Just and Unjust Wars, 1977) adlı çalışmanın yazarıdır.   Bu çalışmasında Walzer, savaşın politikanın bir devamı olduğu varsayımından kalkarak, tıpkı politika gibi veya en az politika kadar, savaşın da belirli etik kuralları olduğunu ve belirli etik normlara göre tanımlandığını savunur: savaşın “haklı”sını “haksız”ından ayırmamızı sağlayan bir takım evrensel ölçütler vardır ve bunlar son tahlilde etik normlara dayanır.  Etik’i savaşla bağdaştırmak ve bir anlamda barbarlığın, vahşetin içine yerleştirmek, tüm teorik ve pratik sonuçlarıyla birlikte savunulması kolay bir tez değildir; nitekim karşısına yığılan itirazlar karşısında Walzer çabuk havlu atar, daha sonraki eserlerinde evrensel normların geçerliliğini açıkça yadsıyacak noktaya gelir.

Walzer’in bazı bağımsız teorik mülahazaları olmakla beraber, Finkelstein “haklı savaş” kuramcısının yaklaşımındaki bu “kayma”yı İsrail konusuyla bağlantılı “semptomatik” bir okumaya tabi tutma eğilimindedir; doğruluk ve yanlışlığa, haklılık ve haksızlığa dair “eldeki olağan standartlarla İsrail’i savunmak güçleştikçe, Walzer liberal projeyi bir kenara koyarak, evrensel etik ve ahlakî kodların olmadığını söylemeye, bunların yerine etnik temelli bir takım ‘paylaşılmış anlayış alanları’ndan bahsetmeye başlar… Walzer’in işaret ettiği gibi, bu durumda bir ulusun kurtuluşunun bir başka ulusun imhası pahasına gerçekleşmesinde herhangi bir kir, leke yahut günah yoktur, çünkü her ulusal ‘aile’ kendi için neyin haklı veya haksız olduğuna kendine özgü standartlarla ve gereklerle karar verir”(Image and Reality, s. 3).  Yani nesnel bir adalet yoktur, olsa olsa kendine has “öznel adaletler” vardır; herkesin adaleti kendinedir.

Gelen eleştiriler karşısında liberal konumuna tutunamadığı ölçüde, Walzer’in iki seçenekle karşı karşıya kaldığı ortadadır: ya daha sola, örneğin pasifist bir çizgiye kayacaktır; ya da daha sağa, tutucu ve cemaatçi bir konuma yerleşecektir.  Walzer, eski liberal söyleminden tam vazgeçemese de, ikinci seçeneği benimser.  Finkelstein’ın gösterdiği gibi, bu en açık şekilde Walzer’in ayakları yere basan, milletine “bağlı” (“connected”) aydın tanımına yaptığı vurguda bellidir: uluslar veya toplumlar arasında uygulanabilir bir adalet standartı yoktur ama, böyle bir standartın mevcut olduğu hipotetik bir durumda bile, aydının göbekten “bağlı” olduğu kendi toplumunu kayırması kaçınılmazdır.  Ve bu kayırma, kuşkusuz futbol karşılaşmalarındaki türden bir kayırma ve tutma değildir.  Bunun içindir ki Walzer, Cezayir’deki Fransız cemaatin üyelerinden olan yazar Albert Camus’nün iyi bilinen bir vecizesini gönülden onaylar ve gerçek bir aydın tavrının modeli olarak yüceltir.  Camus’nün vecizesi, Fransa’nın Cezayir’de sürdürdüğü kanlı sömürge savaşı karşısındaki sessizliğini açıklaması istendiğinde, verdiği şu ünlü yanıttır: “Adalete inanırım, ama annem adaletten önce gelir, çünkü onu adalete karşı savunurum”.  Walzer’e göre, ancak tamamen yabancılaşmış bir entelektüel bir takım soyut ahlaki ilkeleri kendi eti ve kemiği olan soyunun sopunun üstünde tutabilir.  Bu bakımdan, gerek Cezayir savaşında gerek daha önceki savaşlarda, Jean-Paul Sartre’dan Simone de Beauvoir’a, Jules Roy’dan Rosa Luxemburg’a dek, bir Fransızla bir Arabın yahut bir Yahudiyle bir Afrikalının hayatlarına eşit değer biçmeyi yeğleyen entelektüellerin zamanla Walzer’in birer kâbusu haline gelmesi boşuna değildir.  Bu durumda, kendisi de Cezayirli Fransızlardan olan yazar Jules Roy’nın Camus’ye verdiği şu yanıta Walzer’in kulak vermesi elbette beklenemez: “burada sözkonusu olan, insanın annesini adalete tercih etmesi değil, adaleti annesi kadar sevmesidir”(İbid, s.4).  Finkelstein’a göre, Walzer’in sonunda “bağlı aydın”la geldiği nokta, “İsrail muhipleri”nin “bağlı” olmaktan ne anladığıyla aynı şeydir: bağlı olmak, kısaca, atılan her adımda “bu Yahudiler için iyi mi?” diye sormaktan başka birşey değildir.

Finkelstein’ın Dershowitz’e yönelik eleştirisi de, paralel bir zihinsel “kayma”ya işaret eder.  Bu “kayma”, Dershowitz’in “yeni savaşma tarzları”ından bahsettiği yerlerde özellikle belirgindir: ünlü hukukçuya göre, uluslararası hukuk halen, üniformalı ulusal orduların şehir merkezlerinin uzağında karşı karşıya geldikleri büyük cephe savaşlarını düzenleyen ve betimleyen kurallara dayalıdır.  Oysa bu kurallar artık geçerli değildir, çünkü şimdilerde Hizbullah gibi, sivil kalabalıklara kolayca karışıveren ve düzenli ordulara dahil olmayan, ancak ağır silahlarla donatılmış “terörist ordular” vardır.  Bu yeni “terörizm çağı”nda, yetersiz hatta “gülünç” kalan kurallar değişmeli, sivil yerleşim bölgelerinden roket atıp sonra sivillerin arasına saklanmak gibi eylemler bir savaş suçu olmalı ve bu çerçevede, sivilleri kalkan yapanlar bir karşı saldırı durumunda meydana gelebilecek her türlü yıkım ve kıyımdan sorumlu tutulabilmelidir.

Finkelstein’ın işaret ettiği gibi, Dershowitz’in “terörizm çağı”na dair senaryosu hiç de o kadar yeni değildir; eskimiş bulduğu kuralların bu senaryoyu öngörmediği de doğru değildir: sivilleri kalkan yapmak elbette bir savaş suçudur; ne var ki, bir kalkan olarak kullanılsalar da, her hangi bir saldırıda sivillerin mevcudiyetini gözardı etmek de bir savaş suçudur.  Dershowitz’in bu suçların birincisine yaptığı abartılı vurgu, ne kadar istese de ikincisinin önemini gölgeleyemez.

Dershowitz’in yalnız savunma değil, “saldırı hukuku”na ilişkin söyledikleri de, ne pek yeni ne de anlamlıdır.  Ünlü hukukçu, sözgelimi, İsrail’in 2006’daki Lübnan harekâtına atıfta bulunduğu bir noktada, İsrail uçaklarının önceden sivillere uyarı broşürleri atmak suretiyle ardından gerçekleştirdikleri kör bombardımanın tüm günah ve sorumluluklarından muafiyet kazandıklarını, zira uyarıya uymayanların ister istemez “işbirlikçi” statüsüne girdiğini ileri sürer.  Oysa İsrail bombardımanlarını temize çıkarmak o kadar kolay olmasa gerektir.  Finkelstein, bu bağlamda bizzat Dershowitz’in de sık sık başvurduğu bir yazar olan Walzer’in 1977’de yayınladığı Haklı Savaşlar’daki bir gözlemine dikkat çeker.  Walzer’e göre, bir saldırı veya bombardımana başlamadan önce, havadan uyarı yazıları atarak ilgili bölgedeki sivilleri, “ya içlerine sızan gerillaları yörelerinden kovmak, ya da bunu yapamıyorlarsa, evlerini barklarını terkedip göçmek” gibi bir tercihe zorlamak hiçbir şekilde kabul edilebilir bir pratik değildir; üstelik gerçekçi de değildir.  Sivillerin bu iki seçeneği de yerine getirmemesi, mutlaka gerillalara gönüllü olarak yataklık ettikleri, politik destek verdikleri anlamına gelmez.  Ne var ki, politik destek verdikleri peşinen kabul edilse bile, “bu destek salt politik bir destek olarak kaldığı sürece, desteği verenler ne birer birey ne de bir gurup olarak meşru bir hedef olamazlar.  Çatışma esnasında ateş açılmayan noktalarda görülmeleri, vurulmaları için geçerli bir neden değildir; bu sivillerin gerillalar tarafından kalkan yapıldığı veya yapılacağı gerekçesiyle, yerleşim alanları, mahalleleri, köyleri tahrip edilemez; keza, önceden uyarılsalar dahi, rastgele ateşe tabi tutulmaları” her türlü savaş normuna aykırıdır (Finkelstein, lxv).

Walzer bu satırları Vietnam savaşını göz önünde bulundurarak kaleme almıştı; ancak Finkelstein’ın işaret ettiği gibi, ileride İsrail ordusunun yaptıklarını bu yazdıkları ışığında savunmakta güçlük çekecek, savundukça kendisiyle çelişkiye düşecektir.

Dershowitz’in izlediği yol, Walzer’ınkinden farklıdır. O, çelişkili durumlara düşmemek için çok daha ileri gitmeyi göze alır ve savaş hukukunu “kökten” bir revizyona tabi tutar.  Bilindiği gibi,  düşmanlarına büyük sivil kayıpları da içeren kitlesel ve orantısız şiddet uygulamak, daha başından itibaren İsrail’in Arap komşularıyla çatışmalarında değişmez bir taktiğidir.  Standart İsrail savunusu da, bu gerçeğin inkârı üzerine kuruludur.  Fakat her yeni çatışmada bu gerçek daha da gözler önüne serilip inkâr edilemez hale geldikçe, kanlı gerçeği ümitsizce kurallara uyarlamaya çabalamak yerine, yüzsüzlüğü göze alıp kuralları gerçeğe uydurmaya girişmek kaçınılmazlaşabilir.  Dershowitz’in “kökten revizyonu” da, bu kaçınılmazlığın bir sonucu sayılabilir. 

Savaş hukukunu “gözden geçirirken”, Dershowitz’in hedef aldığı başlıca husus, silahlı çatışmalarda daima gözetilegelen sivil/çarpışan (çarpışan: “combatant”) ayrımıdır.   Harvard’lı hukukçu,  terörizm çağında bu ayrımın eski netliğini ve anlamını yitirdiğini, özellikle “Hizbullah gibi terörist örgütlerin” durumunda, “sivil” ve “çarpışan” sıfatını taşıyanlar arasındaki farkın niteliksel boyutunu kaybedip, bir derece farkına dönüştüğünü savunur ve buradan kalkarak, sözkonusu ayrımın yerini alacak şekilde, “sivillik” üzerine kurulu kesintisiz bir skala, ya da bir tür sürekli dizi (“continuum of civilianity”) fikrini kavramsallaştırmayı dener: “skalanın sivillik noktasına yakın ucunda, bebekler, rehineler gibi çatışmayla hiçbir ilgisi olmayan masumlar vardır; skalanın çarpışanlar ucunda, teröristlere yardım sağlayan, yataklık ve hatta ‘kalkanlık’ eden siviller vardır; skalanın ortasında ise teröristleri yalnızca siyaseten veya manen destekleyenler vardır “(İbid, s. lxvi).

Dershowitz, her nasılsa bu “revizyon”unun İsrail için geçerli olmadığı kanısındadır, zira ona göre, “İsrailli askerlerle siviller arasındaki çizgi yeterince belirgindir” (İbid, s. lxvii).  Oysa Finkelstein’ın vurguladığı gibi, fevkalâde tartışmalıdır bu: İsrail adetâ ordu gibi örgütlenmiş bir ülkedir; kadınlar da dahil olmak üzere, nüfusun neredeyse tamamı sürekli bir yarı-seferberlik durumundadır.  Sivil İsrailliler her an askere çağırılacakmış şekilde yaşadığı gibi, verdikleri manevî desteğin yanısıra, orduya şu veya bu şekilde maddî kaynak sağlamaktan hiçbir zaman geri kalmazlar.

Dershowitz bir yerde, Lübnanlıların Hizbullah’ı ezici bir şekilde destekledikleri ölçüde, sivilleri Hizbullah üyelerinden ayırdetmenin imkânsızlığından dem vurur.  Ama eğer gerçekten hal böyle ise, ünlü hukukçunun İsrail’i Lübnan harekâtı esnasında “yalnızca Hizbullah teröristlerini” hedef aldığı için övmesi saçmadır.  Aynı mantık üzerinden gidilirse, Dershowitz’in İsrailli sivilleri hedef aldığı için Hizbullah’ı lânetlemesi de maalesef anlamlı olmaktan çıkar, zira İsrailli sivillerin İsrail ordusuna verdikleri desteğin, Lübnanlıların Hizbullah’a verdiği destekten aşağı kalır yanı yoktur.  Sivil/çarpışan ayrımını hoyratça ortadan kaldırmasının, Dershowitz’i derin hatta gülünç çelişkilere sürüklediği ortadadır.  Mamafih, bir şekilde çelişkiye düşmeden, İsrail politikalarının avukatlığına soyunmak her halükârda pek mümkün olmasa gerek.  Bunun hiç de mümkün olmadığı,  bütün bu değinilen tartışmaların, İsrail’in Gazze saldırısı üzerine aynen tekrarlanması ile bir kere daha ve daha da net bir biçimde anlaşıldı herhalde.

Finkelstein’ın keskin eleştirileri karşısında, Dershowitz’in afra tafrasından, daha da özgül olarak “hutzpa”sından pek bir eser kalmadığı rahatlıkla söylenebilir.  Hutzpa, İsrail kültüründe “erdem” sayılan ilginç fakat tarifi zor bir davranış biçimidir: Ayşe Karabat’ın yerinde deyişiyle, “içinden geleni kabalık sınırlarını zorlayarak, sert bir biçimde, muhatabının olası tutumunu hiç ama hiç göz önüne almadan ifade etmek olarak tanımlanabilir” (31/01/2009, Radikal).  Böyle bir davranış biçiminin erdem neresinde, diye sorulabilir; ancak bir yerinde bulunsa bile, iş İsrail’in bugünkü politikalarını meşrulaştırma çabalarına geldiğinde, her türlü erdemin kötü bir karikatüre dönüşmesi kaçınılmazdır.

Finkelstein’ın güçlü gözlem ve eleştiriler içeren çalışmasının, Ortadoğu’daki karmaşayı yakından takip eden ve “içeriden” bilenler için çok ilginç ve sürükleyici olduğu su götürmez.  Ancak yazarın çalışmasının, özellikle de Hutzpa’nın Ötesinde adlı yapıtının, elindeki sınırlı bilgilerle İsrail-Filistin çatışmasına nüfuz etmeye çalışan ortalama bir okuyucu kitlesi için mükemmel bir “kılavuz” kitap olduğu söylenemez.  Bunun biri biçimine, diğeri de içeriğine ilişkin olmak üzere iki nedeni var sanırım.  Öncelikle şunu görmek gerekir ki, Finkelstein’ın sözkonusu yapıttaki eleştirilerinin keskinliği, daha çok polemik niteliğinden kaynaklanmaktadır. Başta Dershowitz olmak üzere, hedefindekiler çetin ceviz figürler olduğu için, Finkelstein polemiğin hakkını vermek dürtüsüyle, kılı kırk yararcasına uzun tartışmalara girmekten hiç kaçınmaz.  Bu anlaşılır bir yaklaşımdır, ancak ortalama bir okuyucunun dikkatinin bu yaklaşım sonucu ortaya çıkan hacimli çalışmanın detayları arasında dağılması pek mümkündür.

Bu biçimsel sorunun yanısıra, çalışmanın içeriğine dönük problem de şudur: Finkelstein, gene anlaşılır ve dürüstçe bir dürtüyle, çuvaldızı İsrail’e batırırken, iğneyi Filistinlilere ve daha genel olarak Araplara batırmaktan imtina eder bir görüntü içindedir.  Oysa, İsrail-Filistin çatışmasına dair kapsamlı bir çözümlemede, İsrail’in kabul edilemez politikaları kadar, Arap rejimlerinin çürümüşlüğünden tutun da, FKÖ’nun yozlaşmışlığına, Hamas ve Hizbullah gibi örgütlerin terör ve demokrasi gibi olgularla olan sorunlu ilişkilerine dek, tartışmalara dahil edilmesi gereken yığınla başka konu olduğu aşikârdır.  Bütün bunları Finkelstein’ın ele almasını beklemek doğru olmaz, çünkü onun önceliği kendi “çöplüğü”nü temizlemektir, meselenin genel bir tasvirini yapmak değil.

Lâkin, gitgide daha yoğun ve ateşli tartışmalara yol açan İsrail-Filistin çatışmasıyla ilgili olarak, böyle genel tasvir denemelerine artan bir gereksinim olduğu da kesindir.  Bu noktada, bu denemelerden birine dikkat çekmek isterim: İngiliz yazar Paul Middleton’un Israel versus Palestine adlı küçük kitabı, tam da yukarıda işaret ettiğim türden çok kullanışlı bir “kılavuz” niteliğine sahip.  100 sayfayı bile geçmeyen bu kısa yapıtta, Zionizmden İngiliz sömürge düzenine, Yahudi soykırımının bölge üzerindeki gölgesi ve etkilerinden 2. Dünya Savaşı sonrası Amerikan hegemonyasına, İsrail’in bağımsızlık savaşından Filistinli mültecilere, işgal altındaki topraklardan İntifada’lara, Oslo görüşmelerinden “Teröre Karşı Savaş”a dek, değinilmeyen, dokunulmayan hemen hiçbir konu yok.  Bu kadar zorlu meselenin bu kadar dar bir yerde  anlamlı bir şekilde işlenebilmesi kolay değil.  Yazarın bu işi kolaylıkla kotarabilmesi, İngilizlere özgü o ironi ve mizah silahını kullanmaktan çekinmemesiyle bağlantılı olabilir.  İsrail-Filistin çatışmasının hiçbir yönünün hiçbir şekilde mizah kaldırmayacağı düşünülebilir, ama  kitap bu düşüncenin tam da tersinin geçerli olduğunun bir ispatı gibi: bu çatışmayla ilgili tüm konuların tamamı karşısında belki de sadece mizah gücüyle dik durmak mümkün.

Bu mizahi niteliğinden olacak, tanıtım bölümünde kitabın “hafif bir okuma” sunduğu belirtiliyor.  Okuması, gerçekten de “hafif” olmasına hafif ama, bu hafiflik kitaptaki bazı bölümlerin insanın yüreğine taş gibi oturmasına hiç engel değil.  Bu bölümlerden biri de, oğlunu savaşta yitirmiş İsrailli bir babaya ait uzunca bir alıntı.  Kitabın son satırları olan bu alıntıyı burada aktararak, biz de bu yazıyı noktalayalım:

“Benim etim kemiğim, sevgili oğlum Arik, Filistinliler tarafından katledildi.  Her zaman bir çocuğun masumiyetiyle gülen ve bir yetişkinin olgunluğuyla düşünen, benim uzun boylu, mavi gözlü, altın saçlı oğlum.  Benim oğlum.

Eğer onun katillerini vurmak, masum Filistinli çocukların ve diğer sivillerin ölümünü gerektiriyor olsaydı, güvenlik güçlerinden bu işi yapmak için başka bir fırsatı kollamalarını isterdim.  Güvenlik güçlerinin masum Filistinlileri öldürmeleri durumunda, onlara, oğlumun katillerinden daha iyi olmadıklarını, onlardan farksız olduklarını söylerdim.

Biz ahlaki değerlerimizi, intihar bombalarının başlamasından çok önce yitirdik.  Başka bir milleti denetlemeye kalkıştığımızda, ok yaydan çıkmıştı bile.

Oğlum Arik, düzgün ve güvenli bir yaşam sürdürme imkanlarıyla demokratik bir düzende dünyaya geldi.  Arik’in katilinin gözlerini açtığı yer ise, maddî ve manevî bir kargaşanın hüküm sürdüğü, işgal altındaki topraklardı.  Eğer benim oğlum da o şartlarda doğmuş olsaydı, herhalde aynı şeyleri yapıyor olacaktı.  Şurası kesin ki, eğer ben Filistinlilerin gündelik gerçekliği olan politik ve etik kaos içinde doğmuş olsaydım, işgalcileri öldürmek veya onlara azamî zarar vermek için var gücümle çalışırdım.  Zira aksi takdirde, özgür bir insan olarak kendi özüme, kendi benliğime ihanet etmiş olurdum.

Acımasız Filistinli katillerden dem vuranlar ellerini vicdanlarına koyup aynaya baksınlar ve şunu kendilerine sormaktan kaçınmasınlar: eğer işgal altında yaşıyor olsalardı, ne yaparlardı?  Ben, İzhak Frankenthal, kendi hesabıma şunu söyleyebilirim ki, o koşullarda hiç kuşkusuz bir özgürlük savaşçısı olurdum ve işgalcilerden gücümün yettiği kadarını öldürürdüm.

Oğlum Arik bir askerdi ve işgale karşı yürüttükleri mücadelenin etik temeline gönülden inanan  Filistinli savaşçılar tarafından katledildi.  O Yahudi olduğu için değil, bir milletin toprağını işgal eden bir başka milletin üyesi olduğu için katledildi.

Hoş karşılanmayacağını bilsem de, bu düşünceleri açıkça ve yüksek sesle dile getirmek zorundayım, zira doğrudan doğruya yüreğimin bana söylediği düşüncelerdir bunlar — iktidar ve üstünlük saplantılarıyla körleşmiş halkı yüzünden, oğlu taptaze yaşamını sürdürme imkânı bulamamış bir babanın yüreğinden kopup dökülen düşüncelerdir” (s. 95-96).

(Bu yazı, Virgül dergisinin Temmuz-Ağustos 2009 sayısında yayınlanmıştır.)

DÜNYADA ÖZÜR POLİTİKALARI VE TÜRKİYE

Mayıs 1, 2009

                                                                                                           I

İnsan hakları konusunun gerek devlet yapıları içinde gerek uluslararası ilişkilerde artan önemi, dünyadaki son yüzyıllık demokratikleşme sürecinin en çarpıcı göstergelerinden biridir.  Devletler ve toplumlar arasında yoğunlaşan “özür isteme/özür dileme” trafiği de, insan hakları alanının vazgeçilmez bir parçasıdır.  Özellikle 2. Dünya Savaşı bitiminden itibaren, gitgide daha çok sayıda topluluk, bulundukları ülkelerin devletlerinden  veya onları daha önceden göçe zorlamış eski devletlerinden, kendilerine yahut atalarına yapılmış kötülükleri ve kıyımları tanımaları ve resmen özür dilemeleri için talepte bulunmakta, bu talepler de giderek daha çok karşılık görmektedir.

İnsan hakları uluslararası planda ilk telaffuz edilmeye başladığı zamanlarda, devletlerin genellikle de yayılmacı emellerle birbirlerinin içişlerine müdahale etmek için kullandığı basit bir gerekçe olmanın ötesine gitmiyor, en azından, gerisinde gerçek insanî motifler bulunsa da, bu gerekçe olma özellikleri fazlasıyla sırıtıyordu.  Oysa bugün durum çok daha karmaşıktır; bir sürü özel çıkara zemin ve kılıf olma özelliğini yer yer hâlâ sürdürse de, insan hakları, artık kendi içeriği ve özerkliği olan bir alandır.  Günümüzde devletler, insan haklarıyla ilgili meseleleri istedikleri gibi gündeme sokup gündemden çıkarma lüksüne sahip değildir.  Aynı şekilde, resmî özür talepleri de, devletlerin umursamazlıkla veya salt inkârcı tepkilerle geçiştirebileceği konular olmaktan çıkmıştır.  Bu sorunlarla başı dertte olan çoğu devlet, şimdi daha nüanslı ve pozitif politikalar geliştirme arayışı içindedir. 

Resmî bir özür doğrultusundaki talep ve beklentiler arttıkça, bunların nitelikleri ve sonuçları da çeşitlenmektedir.  O kadar ki, bu alanda belirli bir sınıflandırmaya gitme ihtiyacı kendini epeydir hissettirmekteydi.  Melissa Nobles’un yeni çıkan kitabı (The Politics of Official Apologies, Cambridge University Press, 2008), bu ihtiyacı karşılamaya yönelik dikkate değer bir çalışma.  Bu yazıda, Nobles’un kitabındaki analizlerin tanıtım ve eleştirisine fazla girmeksizin, ortaya koyduğu bazı verilerden yararlanarak dünyadaki çeşitli resmî özür girişimleri üzerinde hızlı bir tur yapmak istiyorum.

MIT’de (Massachusetts Institute of Technology) siyasal bilimler profesörü olan Nobles, analizini iki temel sınıflandırma çerçevesinde geliştirmiş.   Birinci sınıflandırma, özür talebinde bulunanla dileyen arasındaki dört farklı durumla ilgili:  Birinci durumda, özür talebinde bulunanlarla bu talebi bir şekilde kabul edip özür dileyenler var.  Bunlara aşağıda geleceğim.  İkinci durumda, özür talebinde bulunanlarla bu talebi reddedenler var.  Bunlara Nobles’ın verdiği bir örnek, 13’ü Demokratlar’dan 7’si Cumhuriyetçilerden oluşan 20 kişilik bir Temsilciler Meclisi gurubunun 1997’de Kongre’ye sundukları, siyah Amerikalılardan ülke tarihinde tabi oldukları uzun ve vahşet dolu esaret rejiminden dolayı özür dilenmesini öngören yasa teklifinin reddedilmesidir.  O günden bu yana Amerika kendine siyah bir başkan seçmiş olmasına rağmen, bu yasa hâlâ Kongre’den geçmiş değildir.

Nobles’un verdiği diğer bir örnek, çocukların ailelerinden zorla koparılması yoluyla yerlilere uygulanmış olan asimilasyon ve “soykırım” için talep edilen özürün Avustralya federal hükümeti ve liderlerince reddedilmesidir; ancak bu örnek artık geçerli değildir, çünkü Nobles’un kitabının baskıya girmesinden az sonra sözkonusu özür yeni Avustralya başbakanı  Kevin Rudd’dan nihayet gelmiştir.  Nobles’ın verdiği Kanada örneği de benzer şekilde geçerliliğini yitirmiş sayılır, zira Avustralya başbakanının hemen ardından, Kanada başbakanı Stephen Harper’dan da Kanada Kızılderililerine dönük bir özür gelmiştir. Aslında, kitabın yayınlanmasından bu yana geçen kısa süre içinde, İtalya başbakanı Berlusconi’nin Libya’dan özür dilemesi,  ya da Japonya’nın daha geçen gün köle gibi madenlerde çalıştırdığı eski savaş esirlerinden özür dilemesi gibi, başka özür girişimlerine de rastlamak mümkündür.  Hatta, Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın Alevilerden özür dilediğine ilişkin son haber doğruysa, benzer girişimlere sınırlı da olsa halihazırda özür karşıtı bir isteri fırtınasının koptuğu Türkiye’de bile rastlandığı söylenebilir.  Lâkin özür talebini reddedenler kategorisinde bizim tabiatıyla en âşina olduğumuz örnek, Türkiye’nin Ermeni talepleri karşısındaki tutumudur.

Bir özür talebini reddetmek anlaşılır ve sıkça görülen bir durumdur da,  böyle bir talep yokken özür dilemek kolay rastlanır bir şey değildir.  Kral I. Charles’ın ünlü sözüdür: “Ne yap yap, suçlandığın ana kadar asla bir savunu veya özüre girişme!”  Bu söz, çok genelgeçer bir davranış kuralına işaret eder; ancak Nobles’a göre bu kurala aykırı düşen örnekler de yok değildir.  Sözgelimi, Amerika’da Kızılderililerin işlerine bakan yetkili daire (U.S. Bureau of Indian Affaires), görünürde hiçbir taleple karşılaşmamışken, eski küçültücü ve baskıcı uygulamalarından dolayı Kızılderililerden özür dilemeyi uygun görmüştür.  Keza, Yeni Zelanda hükümeti ve onun sembolik hükümdarı Kraliçe II. Elizabeth, kral atasının öğüdünün dışına çıkarak, Maori yerlilerinden el koydukları topraklar için özür dilemiştir.  Muhakkak ki bu girişimlerin belirli bir fayda hesabına dayanan özgül arka planları vardır, ama görünürde herhangi bir taleple karşılaşılmadan alınmış karar ve inisiyatiflerdir bunlar.  Üçüncü tür ilişki durumunun örnekleri de, bunlardır.

Nobles’ a göre, ne herhangi bir özürün talep edildiği, ne de buna karşılık verildiği, ancak ortada özür istenecek ve dilenecek şartların pekâlâ mevcut olduğu dördüncü tür bir durum daha vardır ki o da, gelecekteki potansiyel gerilim alanlarını içerir.  Latin Amerika’da yaygın bir kıyım, mülksüzleşme ve esarete tabi tutulmuş olup da, henüz devletlerinden özür dileme aşamasına gelmemiş türlü yerli ve karaderili guruplar ve bu guruplara tabiatıyla henüz yanıt verme ihtiyacı görmeyen devletler, bu alanlara örnek sayılabilir.

Nobles, yaklaşık son yüz yılda ve dünya ölçeğinde yaptığı taramada, birinci tür ilişki durumuna örnek olabilecek toplam 72 adet “resmî özür” tespit etmiş.  Yukarıda işaret ettiğimiz gibi, bu rakam bugüne kadar daha da artmış, belki 80’i bile bulmuş olabilir,  zira “özür” trafiği hayli yoğun.  Nobles’un ikinci temel sınıflandırması, “özür”de bulunan öznelere ilişkin.  6 kategoriden oluşan bu özneleri, nispeten iyi bilinen örneklerinden seçerek şöyle özetleyebiliriz sanırım:

1)      Devlet başkanları ve hükümet yetkilileri (44 adet).  Örnekler:

*1970’te, Batı Almanya Şansölyesi Willy Brandt’ın Varşova Gettosu kurbanları anısına dikilen bir anıtın önünde diz çökmesi.

*1972’de, Çin’i ziyaret eden başbakan Tanaka’nın, “Japonya, son savaş sırasında Çin halkına verilen muazzam zararda kendi ağır sorumluluğunun farkındadır” sözleriyle yaptığı açıklama.

*1976’da, Başkan Gerald Ford’un Japon asıllı Amerikan vatandaşlarının 2. Dünya Savaşı boyunca karantinada tutulmasının “yanlış” olduğunu belirtmesi ve Başkan Roosevelt’in bunu mümkün kılan gözaltı emrini resmen kınaması.

*1990’da, Mihail Gorbaçev’in savaş tutsağı Polonyalı askerlerin 1940’da Katin ormanında katledilmesinden Sovyetler Birliği’ni sorumlu tutarak, bunun Stalinizmin en büyük suçlarından biri olduğunu belirtmesi.

*1993’te, Güney Afrika Başkanı Klerk’in aparteid dönemini kapatan özürü.

*1995’te, Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’ın, işbirlikçi Vichy hükümeti tarafından Nazilere teslim edilen 320,000 Fransız yahudi için özür dilemesi.

*1997’de, Kraliçe Elizabeth’in İngiliz sömürge birliklerinin binlerce sivil Hintliyi öldürdüğü 1912 Amritsar katliamı için özür dilemesi.

*2001’de, Polonya başbakanı Kwasniewski’nin 2. Dünya Savaşı sırasında ülkesinde katledilen Yahudileri öldürenlerin Nazi askerleri değil, Polonyalılar olduğunu açıklayarak, kendi şahsı ve halkı adına özür dilemesi.

2)  Hükümetler  (8 adet).  Örnekler:

*Savaş ertesinde, Almanya’nın hayatta kalan Yahudilere ve İsrail’e “maddi ve manevi” borcunu ilan etmesi (“maddî kısmı yaklaşık 100 milyar DM).

*1988’de A.B.D.’de çıkarılan bir yasayla Japon asıllı Amerikalılardan özür dilenerek, her bir mağdur başına 20,000 dolardan toplam 1,25 milyar dolar tazminat ödenmesine karar verilmesi.

*1995’de, Yeni Zelanda’nın Maori yerlilerinden 1863’te ellerinden alınan topraklar için özür dileyen ve 112 milyon dolarlık bir tazminatla birlikte bu toprakların bir kısmını yerlilere geri veren bir yasanın çıkması.

3)      Dini Kurumlar (12 adet).  Örnekler:

*1965’te, Yahudilerin İsa peygamberin katili olduğuna dair içtihad niteliğindeki geleneksel inancın, İkinci Vatikan Konseyince “tedavül”den kaldırılması.

*1995’de, Cezvit cemaatlerinin “kadınlarla dayanışma” ilan ederek, o zamana kadar yüzyıllar boyu erkek egemenliğine zemin hazırladıkları için günah çıkarmaları.

*1998’de, Vatikan’ın Holokost karşısındaki sessiz ve hareketsiz tavrı için özür dilemesi.

Nobles’un listesine, Anglikan Kilisesi’nin geçmişteki sansür ve karalamalarından dolayı 2008’de Darwin’den dilediği özür de eklenebilir.

4)      Örgütlü Guruplar ve şahıslar (5 adet).  Örnekler:

*1998’de, Avustralya’da yerlilere dönük devlet politikaları için bir özür kampanyasının imzaya açılması.

*1999’da, Avrupa çapındaki uzun bir “dinlerarası diyalog” haftasının ardından, Hıristiyan bir gurubun yüzlerce üyesinin, Haçlı seferleri esnasında gördükleri zulüm dolayısıyla, Kudüs’teki Müslüman, Yahudi ve Doğu Hıristiyanlığı cemaatlerinden özür dilemesi.

5)   Sivil toplum kuruluşları (1 örnek) : 1995’te, Uluslararası Haç Örgütü’nün 2. Dünya Savaşı’ındaki Nazi vahşeti karşısında sessiz kalmakla gösterdiği ahlakî düşkünlük için özür dilemesi.

6)      Özel kurumlar (2 örnek): 2005’te, Morgan Chase Bankası’nın, bazı kurucu müessese ve şubeleri adına, 200 yıl önce siyah köleleri teminat olarak kabul edip sonunda köle sahibi haline geldikleri ve böylece köle ticaretine bulaştıkları için, bu kölelerin torunlarından ve genel olarak Amerikan kamuoyundan özür dilemesi.                                                                        

 

                                                                                                                  II

 

Yukarıda, devlet başkanlarından hükümetlere, yurttaş inisiyatiflerinden özel ve dini kurumlara dek, resmî veya kamusal bir platformda özür dileyenleri niteliklerine göre 6 ayrı kategoride ele alan bir sınıflandırmaya işaret ettik.  Açıktır ki, özür girişimlerinin bağlayıcılığı ve siyasal sonuçları en fazla olanlar ilk iki kategorideki devlet başkanları ve hükümetlerdir.  Bunlardan çıkan bir özür ifadesinin, şahıslardan yahut türlü sivil toplum katmanlarından veya kuruluşlarından gelen bir özüre göre çok daha ağırlığı vardır.  Özür talepleri de zaten öncelikle devletlere ve hükümetlere yöneliktir.

Ancak bu iki kategori arasında da bazı farklar yok değildir.  Devlet başkanları ve diğer kamu yetkilileri, bazen beklenmedik bir anda ya da fazla bir ön hazırlığı olmaksızın, bir özür girişiminde bulunabilir.  Devlet veya millet adına yapılmakla beraber, bu girişimlerde az ya da çok bireysel bir boyut olabilir.  Oysa, hükümetlerden gelen bir özür, çeşitli devlet organlarında uzun uzun tartışıldıktan ve evrilip çevrildikten sonra ortaya çıkmış anonim bir sonuçtur.  Daha önemlisi, bu tür bir özür genellikle yasa şeklinde çıkar ve belirli bir maddi tazminat öngörür.

Devlet başkanları veya yetkililerinin özürleri çoğunlukla hükümetlerinkine koşut gider, fakat arada bazı sapmalara da rastlanır.  Örneğin, 2004’de Namibya’daki Alman elçisi bir tören sırasında, Harero kavmine yönelik  1904 – 1906 katliamlarında Almanya’nın rolünü kabul etmiş ve ülkesinin “sömürgeci geçmişindeki o karanlık sayfadan dolayı” özür dilemiştir.  Elçinin bu özüründen, hükümetinin yakında bir özür ve tazminat paketi çıkaracağı beklentisi doğsa da, Almanya hükümeti bu yönde bir adım atmayı halen reddetmektedir.

Diğer kategorilerden farklı olarak, özür konusu çoğu hükümetin korkulu rüyasıdır, ya da en azından yakınına yaklaşmaktan hoşlanmadığı bir alandır, çünkü her şeyden önce ucunda bir tazminat vardır.  Uzun yıllar kamuoyunda tartışılmasına ve azımsanmayacak bir destek görmesine rağmen, Amerikan hükümetlerini ve Kongre’yi Afrika kökenli Amerikalılardan özür dileme fikrinden caydıran, yüklü tazminatlar ödeme korkusudur.  Türkiye’de de her türlü özür fikrine karşı çıkanların sık sık dile getirdiği bir korkudur bu: “Özür bedava olsa kolay!  Ama ardından gelecek tazminat ve toprak taleplerine ne demeli?” diyerek, konuya maddî ve “pragmatik” yönden yaklaşanlar az değildir.

Özür fikrine doğallıkla en fazla direnç gösteren kategori olmakla birlikte, hükümetler nihayetinde bir özür girişiminde bulunmaya karar verdikleri zaman, tazminat meselelerini de hesaba katmak zorunda olduklarını bilirler ve ona göre davranırlar.  Tazminatlar genellikle, bir talep geldikten sonra değil, gelmeden önce karşılanır.  Tazminat talebinde bulunmak kadar, tazminatların yetersizliğine itiraz ederek bir tür pazarlığa girişmek de, hak sahipleri için çok yıpratıcı bir süreçtir ve çoğu zaman sonuç vermez.  Nobles’a göre, mağdur ve kurbanların yahut temsilcilerinin hükümetlere açtıkları davalar kaybedilmektedir, çünkü mahkemeler hükümetlerin egemenlik ve dokunulmazlık haklarını her türlü mülahazanın üstünde tutmakta, cürüm zamanının çok geride kaldığı (bir çeşit “zaman aşımı”na uğradığı) ya da, ilgili hükümetlerin sözkonusu cürümden doğrudan sorumlu olmadığı gibi gerekçelerle aleyhte karar vermektedirler.  Uluslararası yargı organlarının kararları da, bu tür davalarda çoğunlukla aynı doğrultudadır.

Bu duruma tek istisna, savaş ve katliam suçlarıyla ilgili şirketler aleyhine açılmış davalardaki son gelişme trendidir.  1945’le 1995 yılları arasında özel şirket ve kuruluşlar aleyhine açılan Holokost bağlantılı 12 adet davanın tamamı reddedilmişken, 1995’ten sonra açılan davaların önemli bir bölümünde başarı elde edilmiş ve toplam 8 milyar dolarlık bir tazminat bedeli kazanılmıştır.  “Tehcir” sırasında kaybolan veya öldürülen sigortalı Ermenilerin torunlarının New York Life sigorta şirketinden 2004’te tazmin ettikleri 20 milyon dolar bu rakamın dışındadır.  Ancak bu davalardaki başarı trendi zikzaksız değildir.  Örneğin, 2. Dünya Savaşı sırasında köle emeği kullanan Japon şirketlerine karşı yapılan türlü hukuk girişimlerinden bir sonuç çıkmamıştır.  Aparteid rejiminden ve Namibya’daki Alman sömürge yönetiminden zamanında muazzam kazançlar sağlamış uluslararası holdingler aleyhindeki davalar ise halen devam etmektedir.

Nobles’un verilerine bakılırsa, ödedikleri tazminatların miktarları genelde hükümetlerin korktukları kadar değildir.  Her halükârda, en cömert tazminatların bile hükümetlerin bütçelerini çökerttiği veya zorladığı görülmüş bir şey değildir.  Sözgelimi, Yeni Zelanda’nın yerlilere ödediği 112 milyon dolarlık tazminat, ülke bütçesinde çok ufak bir kalem tutmaktadır.  Diğer taraftan, Yeni Zelanda hükümetinin Tainui yerlilerine eskiden gaspedilmiş topraklarından yaklaşık 160 bin dönümlük kısmını iade etmesi de, ülkenin bütünlüğüne veya egemenliğine gölge düşürmüşe benzememektedir.  En büyük tazminat örneklerinin başında gelen, Musevilere ve İsrail’e Almanya tarafından yapılan toplam 100 milyar DM’lik ödeme bile, Almanya’nın ekonomik cüssesinin yanında devede kulak kalmaktadır.  Ölçülmesi mümkün olsa, kendi başına yeterince büyük görünen böyle bir meblağ bile, sebep olunan “zarar”ın yanında bir hiçtir; ama manevî yanı bir yana, bunun maddeten ölçülmesi zaten mümkün değildir.  O anlamda tazminatlar, bir zararın hakkıyla karşılanmasından çok, “eski defterler”in kapatılmasına yarayan sembolik teşebbüslerdir.

Tabii tazminatları “veren”in de, “alan”ın da gözünde konu çoğu kez sadece sembolik olmanın çok ötesindedir.  Tazminat miktarları, verenin gözünde büyüdükçe büyür; alanın gözünde de daima küçük ve yetersiz kalır.  Bu basit fakat yalın denklemden hareketle, bir tarafın tazminat ödememek için özür dilemekten kaçındığı, diğer tarafın da sırf tazminat koparmak için özürde israr ettiği sonucuna kolayca varılabilir.  Özür talep etme/ dileme alışverişinde, bu tür korku, kaygı ve saiklerin rolü elbette hafife alınamaz.  Ancak durum daha karmaşıktır, zira özür dilemektense yüklü tazminatlar ödemeyi tercih edenler olduğu gibi,  tazminatını aldığı halde özürde ısrar edenler de vardır. 

Örneğin, ABD’de gerek federal gerek eyalet düzeyinde bazı kamu otoritelerinin,  belirli Kızılderili kabilelerine  dönük her hangi bir resmî özüre yanaşmazken, değişik dönemlerde toprak da olmak üzere aynî ve nakdî türlü tazminat ödemelerinde bulundukları görülmüştür.  Bir diğer örnek, 1930’lu yıllarda Dominik Cumhuriyeti’nde iktidardayken 8000 Haitiliyi alelacele katlediveren Rafael Trujillo hükümetinin hikâyesidir: katliamın ardından Haiti, Trujillo hükümetini kınar ve resmen özür talep eder.  Haiti’nin yanısıra ABD’den de gelen baskı karşısında Trujillo, bir “araştırma komisyonu” kurulmasını kabul eder.  Fakat daha komisyon araştırmasına başlamadan, Trujillo Haiti hükümetine tazminat olarak 750,000 dolar ödemeyi teklif eder.  Bu rakam, o dönemde o ülkeler için yabana atılmayacak bir miktardır.  Sonradan çamura yatsa da, Trujillo bu paranın hiç değilse bir kısmını öder; fakat Haiti’den hiçbir zaman özür dilemeyecektir.

Haiti bu parayı kabul etmiş, mesele kapanmıştır.  Fakat meseleler her zaman böyle kolay kapanmayabilir.  Kanada yerlilerinin bu konudaki tavrı örneğin, pek ender rastlanan bir durum değildir:  ABD’de olduğu gibi Kanada’da da Kızılderililere bir takım tazminatlar ödenmişti.  Üstelik, ABD’dekilere oranla bunlar daha “cömertçe” ödenmiş tazminatlardı.  Dahası, ABD’dekilerden farklı olarak, hemen hepsine hayli yoğun bir “pişmanlık” ve “paylaşma” söylemi eşlik etmekteydi.  Kızılderililerin görünürde bu tazminatlara fazlaca bir itirazı da yoktu; çoğu da memnun gibiydi.  Buna rağmen, Kanada’da birçok Kızılderili kabile ve birlikleri, federal hükümetten net bir özür gelmesini yıllar boyunca inatla ve sabırla bekledi.  Kendi sözcülerinin dokunaklı beyanlarından da anlaşılacağı üzere, Kızılderililerin “huzur”a kavuşmaları, bekledikleri özürün nihayet 2008’de Kanada başbakanından gelmesiyle mümkün olabildi ancak.   Açıktır ki pekçok mağdur ve kurbanın gözünde, tek bir özürün hiç bir maddî tazminatın karşılayamayacağı ayrı bir değeri vardır.  Bazılarının gözünde, “bedava” ya da “ucuz” bir jest olmak şöyle dursun, koca bir dünyaya bedel olabilir tek bir özür.  Meselenin bu çok önemli psikolojik boyutu, “özür özür diye tutturduklarına bakma, o bir bahane, asıl istedikleri başka” diyen külyutmaz “gerçekçiler”in her nasılsa görmediği veya görmek istemediği bir gerçektir.

Nobles’ın çalışmasından çıkan genel sonuç kabaca şöyle ifade edilebilir:  özür talep etme/dileme pratikleri, günümüzde demokratik toplumların olağan iletişim süreçlerinin ayrılmaz bir parçasıdır.  Özür dilemek, dünyanın sonu değildir.  Özür dilemekle devletler ne batmakta, ne de egemenliklerinden ve onurlarından bir şey kaybetmektedirler.  Tersine, gerek kendi toplumları önünde gerek uluslararası planda imaj ve prestijleri artmaktadır.  Ne var ki, geçmişlerinde özür dilenecek fazlasıyla neden olmasına rağmen, en demokratik toplumlarda bile devletlerin resmî özür noktasına gelmesi kolay değildir.  Özür lehinde oluşmuş kamuoyları olan devletlerin dahi bu noktaya gelmeden önce uzunca bir dönem ayak sürüdüğü görülmektedir ( Sözgelimi, arkasında % 75′lerde gezen çok güçlü bir lehte kamuoyu desteği olmasına rağmen, Kanada hükümetinin Kızılderililere dönük bir özür fikrini çok uzun bir süre evirip çevirdiği iyi bilinmektedir).  Kamuoylarının önüne geçip inisiyatif alan devletler ise çok nadirdir; bunlar da zaten, Almanya ve Japonya gibi, günahlarının gün gibi ortada olduğu, savaştan yeni ve yenik çıkmış devletlerdir.  Nobles’ın gözlemlerinden çıkan bir sonuç da budur.

Yakınlarda bir gurup emekli diplomatın “Ermenilerden özür dileme” kampanyasına gösterdikleri ölçüsüz tepkiye bakılırsa, sanki yeryüzünde özür taleplerine mazur kalan tek ülke Türkiye’dir ve bir özürle vatan elden gitmektedir!  Bu kıstırılmışlık ve kuşatılmışlık havası içinde o açıklama ve suçlamalarda bulunabilmek için, Nobles’un ele aldığı gerçeklerin tamamından bihaber olmak gerekir (diplomatların kampanya katılımcılarına yönelik ithamlarını ve bu ithamlara kaynaklık eden yaklaşımları www.acikgazete.com’daki ayrı bir yazımda eleştirmiştim).  Oysa bu gerçeklerden öncelikle haberdar olması gerekenler diplomatlardır.  Nitekim, fazla sesi duyulmamakla beraber,  Nobles’un ortaya döktüğü bilgilere ve çok daha fazlasına sahip olan, bu bilgiler çerçevesinde konuya soğukkanlı bir şekilde yaklaşan ve düşünce üreten diplomatlar da vardır Türkiye’de.  Şimdi, bu diplomatlarımızdan birinin Türkiye’nin önündeki özür sorunuyla ilgili bazı analiz ve önerilerine değineceğim.

                                                                                                          III

 Geçenlerde başlatılan Ermeniler’den özür dileme kampanyası, kimilerince Türkiye’den Ermeni dünyasına yönelik çığır açıcı bir girişim olarak nitelendi.  Kimisine göre ise ilk çığır açıcı adım, Cumhurbaşkanı Gül’ün futbol karşılaşması vesilesiyle Ermenistan’a yaptığı ziyaretti.  Kuşkusuz, bunların simgesel önemi büyüktür; Türkiye’de bazı taşların oynaması ve ortaya dökülmesi bakımından, özellikle özür kampanyasının ayrı bir anlamı vardır. 

Fakat kanımca asıl çığır açıcı adım, Cumhurbaşkanı’nın Ermenistan ziyaretinin ardından kendisiyle yapılan uzun söyleşide Ermeni meselesine ilişkin gözlem ve önerileriyle, Büyükelçi Volkan Vural’dan  gelmiştir (Taraf, 8-9 Eylül 2008).  Büyükelçi Vural, Ermenistan’ın çöken Sovyetler’den bağımsızlık kazandığı ve komşularına dönük dış politikasının yeni yeni oluştuğu kritik dönemde Moskova büyükelçiliği yapmış, o günlerdeki Ermenistan cumhurbaşkanı ve diğer yetkililerle yakın temasları olmuş kıdemli diplomatlarımızdan biridir.   Ayrıca, konuyla bağlantılı başka pozisyon ve deneyimleri dolayısıyla da, “Ermeni dosya”sını en iyi bilenler arasındadır.  Tabiatıyla, büyükelçi Volkan söyleşide emekliliğinin verdiği rahatlıkla konuşmaktadır ama, söylediklerinin emekli de olsa Dışişleri camiasının önde gelen üyelerinden biri tarafından telaffuz edilmiş olması hayatî önem taşır.  O bakımdan bu diplomatımızın sözkonusu söyleşide ortaya serilen görüşleri kanımca bir milâttır.  Bu görüşler, T.C. devletinin yapması gerekenlere ilişkin bir öneriler paketi şeklinde, madde madde şöyle özetlenebilir:

1)   Osmanlı döneminde ve özellikle 1915 olayları sırasında sürgüne ve kıyıma kurban gitmiş, yerlerinden yurtlarından olmuş Ermeniler için güçlü bir şekilde, herhangi bir şart koşulmadan ve aranmadan, özür dilenmelidir.   Büyükelçiye göre, böyle bir özür Ermenilerin “soykırım” yorumunu kabul etmek anlamına gelmez; dolayısıyla da, bu özürün Ermenileri tatmin etmesi beklenmemelidir; ancak onları tatmin etmemesi, herşeyden önce insanlık adına gereken asgarî bir özürden kaçınmanın mazereti olmamalıdır.  Büyükelçiye göre, T.C.’nin soykırımı kabul etmesi, istese de hukuken zaten mümkün değildir; kaldı ki, soykırım kavramının hemen her konunun reddi veya kabulünün bir şartı haline getirilmesi, yani bu kavram üzerinde aşırı derecede odaklaşılması hatalı bir yaklaşımdır.  Ayrıca “soykırım” terimi, günümüzde hemen her tür kıyımı ifade eden, çok sulandırılmış ve “banalleşmiş” bir kavram haline gelmiştir.  Büyükelçi nitelik ve düzeyine ilişkin bir görüş bildirmemekle beraber, açıktır ki sözkonusu özür mutlaka veya en azından başlangıçta meclisten geçen bir yasa yahut hükümet kararı şeklinde sunulmak zorunda değildir; cumhurbaşkanı, başbakan ya da başka bir yüksek devlet yetkilisi kendi uygun gündemine göre bu özürü dile getirebilir.

2)   Ermenistan’la diplomatik ilişkiler biran önce kurulmalıdır.  Ermeni hükümeti, ilişkilerin kurulması için hiçbir ön şart koşmamaktadır.  Büyükelçiye göre, Ermenistan’ın resmî söyleminde görülen “Batı Ermenistan”a ve “soykırım”a ilişkin gönderme ve atıfları Türkiye dikkate almak zorunda değildir.  Birçok ülkede komşularının topraklarında gözü olan kesimler vardır ve bunların her türlü hülyasının bazen resmî söyleme yansıdığı da olur.  Ancak, siyasî ve askerî gerçeklikten tamamen kopuk olan bu hülyaların devletler arasındaki ilişkileri esir almasına müsaade edilmemelidir.  Aksi halde, Hatay’la ilgili “emeller”ini hâlâ gizleyemeyen Suriye örneğinde olduğu gibi, bazı başka komşu ülkelerle halihazırda iyi kötü yürüyen ilişkileri de kısmak, kesmek gerekir. Büyükelçinin Ermenistan’la ilişkilerin kurulmasından beklediği fayda, iyimser fakat gerçekçilikten uzak olmayan bir varsayıma dayanmaktadır:  hele kapılar bir açılmaya görsün, istim arkadan gelir.  Kapılar açılınca, ticaret gelişir, toplumlar zenginleşir, halklar birbirini daha yakından tanır, böylece milliyetçilerin ve diğer fanatiklerin sesleri ve etkileri azalır.  Bütün bu gelişmeler de sonunda, resmî söylem ve politikalara olumlu şekilde yansır.  Büyükelçi, Ermenistan’la diplomatik  ilişkilerin daha işin ilk başında,  Sovyetler’den bağımsızlaşan diğer cumhuriyetlerin 1991’de teker teker tanınması sırasında kurulmamış olmasını Türkiye için büyük bir kayıp olarak değerlendirmektedir:  eğer bu ilişkiler o dönemde kurulmuş olsaydı, günümüzde Türkiye-Ermenistan ilişkileri önünde en büyük engel sayılan Ermenistan-Azerbaycan ilişkileri de muhtemelen şimdikinden daha iyi bir noktada bulunacaktı, hatta belki 1993’teki Karabağ işgâlinin önü alınabilecek, en azından bugünkü boyutlarına varması önlenebilecekti.

3)   Osmanlı İmparatorluğu sırasında, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti hudutları içinde yaşayan ve bir şekilde tehcire tâbi tutulmuş olan bütün Ermeniler (veya nesebi), Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına istekleri halinde otomatik olarak alınmalıdır.  Büyükelçiye göre, vatandaşlığa alınacaklara, 6-7 Eylül hadiseleri ardından ülkeden kaçmış/kaçırılmış Rumlar gibi diğer azınlık mensupları da dahil edilmelidir.

4)   Ermenilerin geride bıraktığı mal ve mülk, mirasçılarına bir şekilde geri verilmeli veya tazmin edilmelidir.  Bazı çok özel istisnalar dışında, geri vermek imkânsıza yakın derecede zor olduğu için, bir fon oluşturularak tazminat ödeme yoluna gidilmelidir.  Büyükelçiye göre, tazminat miktarlarının sembolik düzeyde kalması kaçınılmazdır, ancak önemli olan, “bir acı karşısında duyarsız olmadığımızı ve buna empatiyle baktığımızı, insanlık görevi olarak da bir takım telâfi edici unsurlar üzerinde durduğumuzu belirtebilecek” bir yaklaşımı benimsemektir.

Büyükelçiye göre bütün bu adımlar, kendine güvenen ve geleceğini planlamasını bilen  demokratik bir ülkenin yapması gereken asgarî işlerdendir.  Türkiye Cumhuriyeti’ne “yakışan” da bu olmalıdır.  Türkiye halen, Ermeni meselesinin tutsağı durumundadır:  ABD’den Avrupa ve İsrail’e dek neredeyse dünya âleme sırf bu mesele için verdiği tavizlerden ve içine düştüğü savunmacı konumdan dolayı, çok daha güncel ve hayatî menfaatlerini korumakta büyük güçlükler çekmektedir.  Tutsaklığının başlıca nedeni, vizyonsuzluğudur; vizyonsuzluğunun ana nedeni ise, bugüne kadar izlediği “sıfır risk” politikasıdır.  Kuşkusuz, yukarıdakiler de dahil olmak üzere atılan her adımda bir risk vardır, ancak risk almadan sokakta karşıdan karşıya bile geçilemeyeceği aşikârdır.  Türkiye sözkonusu adımları attığı zaman,  bir sürü “fazla bagaj”ından kurtulmuş olarak, yoluna çok daha hızlı devam edebilecektir.

Diğer taraftan, Türkiye en doğru ve akılcı politikaları izlese, ağzıyla kuş tutsa dahi, bütün yüreklerin hemen yumuşamayacağı, Ermeni taleplerinden ve soykırım söyleminden de vazgeçilmeyeceği, bu konuların daha uzun zaman tartışılacağı ortadadır.  Büyükelçinin dediği gibi, “soykırım iddiaları diyasporayı yaşatan bir unsur haline gelmiştir… Kendi insanlarını, müteşebbislerini, siyasetçilerini, sanatçılarını ve para mekanizmalarını doğurmuş”, âdeta bir “endüstri” olmuştur.  Bu koca yapının bugünden yarına ortadan kalkması elbette beklenemez.  Lâkin Türkiye’den gelecek güçlü bir inisiyatifle ilişkiler normalleşme sürecine girdikçe, sözkonusu “endüstri”nin epey pazar kaybedeceği ve marjinalleşeceği muhakkaktır ki, önemli olan da budur.

Büyükelçi, yukarıdaki önerilerini sayarken, Türkiye’nin bunları uygulamasının geçmişe oranla günümüzde çok daha zor olduğunun farkındadır.  Gerçekten de bu işler, araya ASALA terörü, Karabağ’ın işgali gibi olayların girmesinden önceki bir tarihte herhalde daha kolay olurdu.  Günümüzde Türk kamuoyunun yukarıda ele alınan dört önerinin belki ikincisi hariç tamamına hiçbir şekilde hazır olmadığı ve bunlara şiddetle karşı çıkacağı açıktır.

Son kampanyaya verilen tepkiden de anlaşıldığı gibi, özür konusunun ülkede hâlâ bir tabu olduğu malûm.  Etinden et koparılmışcasına “ölürüm de özür dilemem” diye ortaya fırlayanların tepkisini, günlük hayattaki basit bir özür talebini bile şahsına hakaret olarak algılayanların çoğunlukta olduğu egemen bir kültürün patalojisi açıklayabilir ancak.  Sokakta yere tükürünce uyarıldığında, içinden özür dilemek yerine uyaran kişiyi dövmek gelen insanların hayli bol olduğu ve en çok da onların sesinin çıktığı bir toplumdan, hele Ermeni meselesi gibi çetrefilli ve az tartışılmış bir konuda, farklı bir tepki beklemek elbette abestir.

Ermenileri vatandaşlığa alma konusunun da, Türkiye’de çok geniş bir kesimin tüylerini diken diken edeceği meydandadır.  Yüzbinlerce diyaspora Ermenisinin Türkiye’ye geri dönüp yerleşme ihtimali, ülkemizde çoğu insanın kolay kaldıramayacağı bir kâbustur.  Oysa, yoğun bir turizm dalgasına yol açsa da, Türkiye’ye kitlesel bir geri göç sıfıra yakın bir ihtimaldir.  Ama tam sıfır olmayan bir ihtimali bile Türkiye için büyük risk sayanlar çıkacaktır.  Ne var ki, eğer bu gerçekten büyük bir riskse, Türkiye Avrupa Birliği üyeliğine başvurmakla bu riski zaten almış durumdadır.  Günün birinde, olur da bu üyelik gerçekleşirse, Türkiye’den binlerce Türk Avrupa’ya giderken, Avrupa’dan Türkiye’ye gelen Ermenileri kim hangi gerekçeyle durduracaktır?   Açıktır ki, globalleşen ve küçülen bir dünyada,  bu tür göç senaryolarından korkmanın ecele faydası yoktur.  Ama şu da bir gerçek ki, Türkiye’yi Filistin’e benzetip, ülkeye gelen, mülk satın alan ve yerleşen alelâde turistleri bile tehdit unsuru gibi gören bir zihniyetin egemen olduğu bir toplumda, bu tür korkuların aşılması kolay değildir.

Ermenilere ödenecek tazminatlara gelince, en derin korkuları besleyen konunun bu olduğu kesindir.  Oysa burada da, alınan riskler ve öngörülebilecek ihtimaller korkulduğu kadar değildir.  Tazminatlar Türkiye’ye elbette belirli bir yük getirecektir, fakat bu yükün ülkenin bütçesi ve ödeme kapasitesiyle orantılı olacağı muhakkaktır.  Çok muhtemeldir ki, tazminatların toplam miktarı, Türkiye’yi Ermeni iddialarına karşı savunsun diye Yahudi lobisine ve diğer benzeri güç odaklarına  ödenen miktarların çok üstünde  olmayacaktır.  Ancak bu miktarlar fevkalâde düşük, sembolik denebilecek bir düzeyde kalsa bile,  Türkiye’de bunları çok görecek insan sayısı az değildir.  Koca ülkenin emlâk zenginliği içinde artık incir kabuğunu bile doldurmayan tapulu azınlık mallarına hâlâ göz dikilen ve el konulan bir düzende, Ermenilere verilecek tek kuruşun dahi pek çok insana batacak olması doğaldır.

Büyükelçi Vural, önerilerini etraflı bir rapor haline getirip zamanında Dışişleri’ne sunduğunu, raporun değerlendirildiğini, fakat kabul görmediğini belirtiyor.  Buna şaşırmamak gerekir.  Doğrusu, halihazırdaki kamuoyu karşısında,  yalnız Dışişleri bürokrasisinin değil, en ufak reformlardan dahi kaçınan ve neredeyse kendi gölgesinden korkar bir görüntü veren hükümetin de niyetlense bile herhangi ciddî bir adım atması beklenemez.  Aslına bakılırsa, gökten zembille inmiş bir devrim hükümetinin bile, böyle bir kamuoyu ile fazla yol alamayacağı bellidir.

Ne var ki, kabul görmese de, büyükelçinin önerilerinin Dışişleri’nde ele alınıp değerlendirilmesi kendi başına fevkalâde önemli bir olaydır.  Ok yaydan çıkmıştır.  Son kampanyayla da görüldüğü gibi, kapalı kapılar ardında başlayan tartışmaların artık azar azar açığa çıkması ve çektiği tüm tepkilere rağmen, kamuoyunun bir ucunda filizlenmesi kaçınılmazdır.   

3 Ocak 2009

(Bu yazı Birikim dergisinin 240. Sayısında yayınlanmıştır.)

Özür Bir Selamdır

Ocak 4, 2009

Geçenlerde benim de imza vererek katıldığım bir “Ermenilerden özür dileme” kampanyası başlatıldı.  Bu kampanya, aralarında bazı dostlarımın da bulunduğu pek çok insanın “sinirine” dokundu, belirli kesimlerde de infial yarattı.  Aradan bir gün geçmedi ki,  emekli elçi ve diplomatlardan oluşan bir gurup zehir zemberek bir bildiri yayınlayarak, sözkonusu kampanyanın Ermeni “terör örgütlerinin Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde yaptıkları ve Cumhuriyet tarihimizde de giriştikleri şiddet eylemlerinde hayatlarını kaybeden insanlarımıza ihanet etmek anlamına geldiğini” belirterek, bu kampanyayı “haksız, yanlış ve ulusal çıkarlar açısından sakıncalı” bir girişim olmakla suçladı.  Ağır ithamlar içeren bu bildirinin canalıcı bir sorusu da vardı: “Ermeni terörüne kurban gidenler için özür dilenecek mi?”

Diplomatlarımızın yanıtını gayet iyi bildikleri bir soruydu bu: Hayır, Ermeni terörüne kurban gidenler için elbette özür dilenmeyecek.  Özürde bulunacak olanlar bu terörü uygulayan Ermeniler ve onlara yataklık edenler olduğuna göre, böyle birşey zaten pek sözkonusu değil.  Ama bu terörde dahli olmayan ve genel olarak teröre ve her türlü vahşete karşı olan Ermeni çoğunluktan da, belki birkaç istisna dışında, bir özür gelmeyeceği besbelli.

Diplomatlarımız bu durumu, öncelikle Ermenilerin tavrındaki duyarsızlık ve çiftestandart ile yorumlamak eğiliminde.  Bu eğilimde, “biz özür dilemiyorsak, onlar da özür dilemiyor; biz vicdansız görünüyorsak, onlar da vicdansız aslında” havası seziliyor.  Ve bu hava, özür dilemeye yanaşmayanlardan özür dilemenin bir haksızlık, hatta ihanet olduğu düşüncesini güçlendiriyor.

 Ermeni topluluklarının ve genel olarak dünya kamuoyunun Ermeni terörüne hedef olan Türkler için sessiz ve duyarsız kalması karşısında diplomatlarımızın duydukları öfkeyi anlamak zor değil.  Hele bu Türkler, uzak geçmişte türlü kıyıma, sürgüne ve katliama kurban gidenlerden çok, diplomatlarımızın vurulan ve öldürülen kendi yakın çalışma arkadaşları ve meslekdaşları ise, öfkelerini anlamamak zor.  Fakat belki de biraz bu öfkenin etkisiyle, gözden kaçırdıkları bazı önemli hususlar olduğu kanaatindeyim.  Ermeni davasına olan ilginin fazlalığı, buna karşılık “Türk davası”na olan ilginin cılızlığı, diplomasi ve daha geniş bir Türk kamuoyunda genellikle sanıldığının aksine, tek başına ne Türkiye’ye yönelik yeni bir Haçlı seferiyle, ne emperyalizmin ve “dış mihraklar”ın gücüyle, ne de Ermenilerin dünya medyasını ve politikasını etkileme kabiliyetiyle açıklanabilir.  Kuşkusuz bu etkenler farklı dönemlerde ve farklı oranlarda hafife alınmayacak bir ağırlık kazanabilir; fakat sorunun kaynağı burada değildir.  Kaynağı, Türkiye tarihinin özgül koşullarında aramak gerekir.

Bu koşullara baktığımız zaman, Ermeni ve Türk davalarını birbirinden tamamen değişik düzlemlere yerleştiren üç temel farklılık görürüz.  Birinci farklılık, her iki toplumun kolektif hafızalarındaki farklılıkla ilgilidir.   Ermeniler, 1915 olaylarını takiben uzun bir süre sessizce içlerinde tuttukları yaslarını, son kırk yıldır artan bir şekilde açığa vurmakta, dillendirmektedirler.  Kolektif hafızaları fevkalâde güçlüdür ve geçmişte yaşananlar hemen hiç kayba uğramadan, kuşaktan kuşağa aktarılmaktadır.  Bu aktarılanlara, her yeni kuşağın hıncı, nostaljisi, kimlik arayışı ve çözümsüzlüğüyle eklenen ilaveler de cabası tabii.

Buna karşılık, Türklerin kendi geçmişleriyle ilgili suskunlukları çarpıcıdır; o kadar ki, buna bir tür dilsizlik demek abartı olmaz.  1912’den 1922’ye dek süren uzun savaşlar döneminde, Türklerin Anadolu’da yaşadığı acı ve felaketler, bunları yaşayanlarla birlikte kaybolup gitmiş gibidir.  Türlü Müslüman ahalinin Balkanlar’da çok daha yoğun ve kahredici bir şekilde mazur kaldığı kıyım ve sürgünlerden dahi,  bugün belleklerde biriken izler pek fazla değildir.  Yalnız yurtdışında değil, bizzat Türkiye içinde de bu felaketler, Ermenilerin başına gelen felaketlere oranla çok daha az bilinmektedir. 

Türklerin kolektif hafızalarının bu anlamda zayıf olması, bazen yapıldığı gibi, o karanlık ve fırtınalı dönemdeki Türk kurban ve mağdurların köylülüğü, görece yoksunluğu ve eğitimsizliği gibi faktörlerle açıklanabilir.  Kuşkusuz bu faktörlerin her birinde önemli bir gerçek payı vardır.  Fakat sanırım asıl neden, Cumhuriyet’le birlikte Osmanlı geçmişine çekilen sette yatmaktadır:  yeni kurulan devlet, Osmanlı’nın günahlarını halı altına süpürmeye kalkınca, kuruyla birlikte yaş da yanmış; bu da, ister istemez Ermenilerin başına gelenlerle birlikte Türklerin başına gelenlerin de toptan unutturulması sonucunu doğurmuştur. 

Hafızadan arada bir safra atarak yeni bir bir sayfa açmak, insanlarda olduğu gibi toplumlarda da yeni bir başlangıç yapmak ve sağlıklı – hatta düpedüz sağ – kalmak için gerekli olabilir, ama nasıl ki tıka basa doldurulmuş bir bellek pek iyi birşey değilse, sıfırlanmış bir bellek de sorunlardan kurtulmanın arzulanan bir yolu olmayabilir.  Her halükârda, böyle içi boş tutulmuş bir kolektif belleğin Türk davasına bu bağlamda maalesef fazla yaramadığı aşikârdır.  Bu durumda, diplomatlarımızın sorduğu “Ermeni terörüne kurban gidenler için özür dilenecek mi?” sorusunun yanıtını biraz daraltarak, şöyle özgülleştirebiliriz: Hayır, özür dilenmeyecek, çünkü ortada gerçek anlamda bir özür isteyen, bu özür için ısrarla bastıran biri yok.

Bu yanıta karşı elbette itirazlar yükselecek, “yıllardır mağduriyetimizi anlatmaya çalışıyoruz, daha nasıl bir özür talebinde bulunalım?” diyenler olacaktır.  Oysa böyle bir özür talebinin, buna bir özür talebi denilse bile, Ermenilerinki kadar güçlü olamadığı ortadadır.  Bu da bizi, Ermeni ve Türk davaları arasındaki ikinci temel farklılığa götürürüyor.  Bu farklılık, doğrudan doğruya Türk davasını şekillendiren anlatı biçiminin inandırcılığıyla ilgilidir.  Seksen yıl sus pus durduktan sonra, o da Ermeni taleplerinin başlamasından epey sonra, âdeta bıçak kemiğe dayandığında gayrete gelip eski acıları keşfe çıkmak, konuya yabancı olan büyük bir çoğunluk üzerinde inandırıcı bir etki yaratmamakta, bu işin sırf Ermeni iddialarını dengeleme amacıyla yapıldığı izlenimi uyandırmaktadır.  Bu sonradan (ad hoc) kurgulanmışlık görüntüsü, Türk anlatısını daha başından sakatlayan bir özelliğidir.

Tabii yaşanan karşılıklı felaketlerin çapı arasındaki farklar da, Türk anlatısının zaafiyetini ortaya çıkaran bir başka ilave etkendir.  Diplomatlarımızın bildirisinde, “savaş koşullarında yapılan 1915 Ermeni tehciri acı sonuçlar vermiş ise de, Türk insanının Ermeni isyanları ve terör eylemlerinde uğradığı kayıplar ve acılar Ermenilerinkinden daha az değildir” denilmektedir.  Olabilir.  Ateş düştüğü yeri yakar.  Her iki tarafın da acı ve kayıplarını kendine göre yorumlaması doğaldır.  Ancak görmek gerekir ki, Ermeni anlatısı çok daha detaylandırılmış ve belgelenmiş tanıklıklara dayanmaktadır.  Bunların bir kısmının “abartma”, “çarpıtma” hatta düpedüz “sahte” olduğu kabul edilip okkalı bir iskonto yapılsa dahi, geriye kalan külliyat az buz değildir.  Buna karşılık, Türk anlatısının dayanakları arasında daha fazla miktarda eksik ve boşluğa rastlanmaktadır.  ASALA terörü gibi yakın döneme ait olaylar elbette gün gibi ortada durmaktadır; fakat geriye, özellikle 1915’li yıllara döndükçe, Türk anlatısındaki belirsizlikler ve çelişkiler artar.  Bu koşullar altında, konuya yabancı olan ancak objektif bir şekilde yaklaşmak isteyen herhangi birinin, görece daha hacimli ve zengin olan Ermeni anlatısına itibar etmesine, en azından o anlatıdan daha fazla etkilenmesine şaşırmamak gerekir.

Lâkin aynı kişiyi, itibar etmenin ve etkilenmenin ötesinde, Ermeni anlatısı lehine yanlı bir tavır almaya, neredeyse bu anlatıya bir tür “pozitif ayrımcılık” uygulamaya götürebilecek bir başka neden daha vardır ki o da, 1915’teki Ermeni ve Türk gerçekliklerini birbirinden ayıran üçüncü ve en temel faktördür: her iki halkın üzerinde yaşadığı coğrafyanın iyi kötü sahibi olan bir devlet vardır, ancak bu devlet bu halklardan yalnızca birine, Türklere, aittir.  İşin püf noktası, bu farktadır: Ermeni terörü karşısında Türkler, yalnızca Ermenilere karşı korumasızdırlar; Türk terörü karşısında ise Ermeniler, yalnız Türklere karşı değil, Türklere ait devlete karşı da korumasızdırlar.  Bu çift boyutlu korumasızlık, onları kolayca mazlum mertebesine yükseltir.  Böyle bir tabloda Türklerin, yerin dibine batsalar da, cehennemin yedi katına birden sokulup çıkarılsalar da, bu mertebeye ulaşma şansları yoktur.  Eşyanın tabiatı icabı, sempatilerin Ermeniler üzerinde toplanması kaçınılmazdır.

Kısacası, Ermeni anlatısı karşısında Türk anlatısı, birçok bakımdan dezavantajlı bir konumdadır.  Onun bunun önyargısı, şunun bunun propagandası bu devantajları daha da arttırabilir, fakat asgarî planda sorun aslen yapısaldır, o ölçüde de kalıcıdır.  Acı ama gerçek, durum budur.  Peki, o halde ne yapılabilir?

Herhalde ilk iş, bu dezavantajlı durumun gereklerine göre hareket etmektir.  Bu elbette, geçmiş olayları ve bu arada Türklerin yaşadıklarını araştırmaktan ve ortaya dökmekten vazgeçmek anlamına gelmez.  Ama bu çabanın, Ermenilere birebir cevap yetiştirme dürtüsünden mümkün mertebe uzak şekilde, çok daha geniş ve kapsayıcı bir perspektif içinde sürdürülmesi gerektiği açıktır.

Fakat bu çabanın ötesinde asıl iş, onyıllardır ortada duran bir özür talebi karşısında ne yapılacağına karar vermektir.  Özür dilemek gibi, özür talebinde bulunmak da bir iletişim kurma isteğini içerir: herşeyden önce, “yaşamış olduklarımı gör!” çağrısıdır bu; yaşanan acılara ortak etme çağrısıdır.  Bu anlamda, en nahoş, en öfkeli, en şirret bir özür talebi bile, aslında bir selam almaya dönük ısrarı yansıtır.  Bu, vazgeçilemeyen bir ısrardır, çünkü yaşananların görülmemesine, hele göz göre göre sırt çevrilmesine dayanmak, yaşananların kendisine bile dayanmaktan zordur.  Son “özür” kampanyasıyla yapılmak istenen, özünde işte bu selam isteğine karşı sembolik bir yanıt vermekten ibarettir.  Özür, herşeyden önce bir selamdır.

Bu “özür” kelimesine takılan, “özür dileyeceksek, Ermeniler de dilesin; hep beraber diyelim” diyenler vardır.  Bu çok saçmadır, çünkü özürün de selamın da şartı olmaz.  Özüre şart getirmek, o özürle amaçlanan faydayı başından yok eder; hiç özür dilememek, şartlı dilemekten daha iyidir.  Nitekim, bu yolu tercih ederek, “paylaşmaya evet, özüre hayır” diyen, yahut, “faili ben değilken, niçin özür dileyim ki?” diye itirazda bulunanlar da vardır.  İtirazları mantıkîdir, fakat her nasılsa gözden kaçırdıkları bir nokta vardır: bugün özüre konu olan husus, geçmişte yaşanan felaketin kendisinden çok, bu felaketin tanınmasında ve görülmesinde halen gösterilen çekingenliğe, ürkekliğe ve ruh cimriliğine ilişkindir.  Özellikle de, Hrant Dink’in hâlâ yerde duran kanı ve tıkanmış mahkeme süreci karşısındaki kayıtsızlığa ve duyarsızlığa ilişkindir.  Bu hususların, kampanyanın kısa özür metninde bulunmamakla birlikte, kampanyaya katılanların aklında olduğu kuşku götürmez.

Geçmiş acıları paylaşmakta ve halihazırdaki öfke ve nefret nöbetlerini savuşturmakta, şahısların kurum ve devletlere nazaran daha çevik, ehil ve teklifsiz olabildikleri doğrudur.  Son kampanyanın da gösterdiği gibi, şahıslar daha kolay ve rahat özür dileyebilir.  Ama çok daha dolayımlı, temkinli, tereddütlü ve ağır olmakla beraber, devletlerin de bu yönde yapabileceği şeyler vardır.  Nitekim Türkiye’de genellikle sanılanın ve yaratılan atmosferin aksine, yeryüzünde çeşitli sebeplerle belirli birey ve topluluklardan özür dileyen kurumlar, hükümetler, devletler vardır.  O kadar ki, bugün dünyada gittikçe yoğunlaşan bir “özür dileme” trafiğinin varlığından bahsedilebilir (Bu konuyu ayrı bir yazıda ele alacağım).  Hemen olmasa da, çok uzak olmayan bir gelecekte Türkiye’nin de bu trafiğe bir yerinden dahil olması kaçınılmazdır.

Devletin temsilcisi olan diplomatlarımızın da bu gidişata göre davranmalarında fayda vardır.  Meslekleri icabı, herşeye “hayır” deme refleksiyle koşullanmış oldukları için, bunun hiç de kolay olmayacağı muhakkak.  Ama ellerinden özür dilemek de, selam vermek de gelmiyorsa, en azından bunu yapan yurttaşlarını “ihanet”le suçlamaktan vazgeçip, kendi vicdanlarıyla başbaşa bırakmalıdırlar.  Unutmamalıdırlar ki, “Ermeni terörüne kurban gidenlerden özür dilenmesi” de son kertede, Türklerin ve Ermenilerin vicdanlarının buluşabileceği bir noktada mümkündür ancak.

 

Adnan  Ekşigil

18 Aralık 2008 

(Bu yazı 31 Aralık 2008 tarihinde www.acıkgazete.com ’da yayınlanmıştır.)      

KÜBA VE YILANLAR

Aralık 21, 2008

Yanlış hatırlamıyorsam 2004 yılıydı, Fener Patriği Bartholomeos, Fidel Castro’nun davetlisi olarak Küba’ya gitmişti.  Gidişine vesile olan, küçük bir Ortodoks kilisesinin açılışıydı.  Kilise, 19. Yüzyıl sonlarında Yunanlı denizcilerin uğrak noktalarından biri olan Havana’nın sahilinde inşa edilmiş ufak bir yapıydı.  Devrimden sonra diğer kiliseler gibi kapatılmış, bir müddet sonra da bir okul müştemilatı olarak kullanılmıştı.  Okulun boşaltılması ve restorasyonu daha zahmetli olur düşüncesiyle, yakın bir mevkide bir replikası yapılmıştı.  Açılışı yapılan, bu replikaydı.  İkonlarına varıncaya kadar her şeyiyle yepyeniydi ve koca şehrin ender görülen yeni yapılarından biriydi; muhtemelen de tek yeni kilisesiydi.

Söylentilere göre, kilisenin inşa masrafları ilk tahminleri çok aşmıştı.  Masrafların tamamen Küba devletinin kesesinden çıktığı düşünüldüğü zaman, meteliğe kurşun atan Küba hükümetinin Ortodoks cemaatine yönelik ne kadar fedakarca ve cömertce bir jestte bulunduğunu farketmek zor değildi.  İşin ilginç tarafı, ülkede Ortodoks cemaatinden eser yoktu!  Gerçi  Yunanlılar, yeryüzünün en yaygın kolonilerini oluşturduğu için, her taşın altından çıkabilir; Havana’da da yaşayan tek tük Yunanlı belki vardır.  Ama bunları ne gören, bilen vardır, ne de, olsalar bile, bir cemaat oluşturacak sayıları vardır.

Buna rağmen, kilisenin açılışına çok kalabalık bir Yunanlı gurup katıldı.  Bunların büyük çoğunluğu,  Kuzey, Orta ve Güney Amerika’dan gelen Yunan asıllı Amerikalılardı.  Yunanistan’dan gelenler nispeten daha azdı.  Tabiatıyla, bunda Küba’nın Amerika’ya coğrafi yakınlığı kadar, Kuzey ve Güney Ortodoks kiliseleri birliğinin Yunanistan’daki ulusal kiliseye değil, doğrudan Fener Patrikhanesi’ne bağlı olmasının da payı vardı.  Patriğin Küba ziyareti bu bakımdan en çok Amerika kıtasındakileri cezbeden ve heyecanlandıran bir olaydı.  Sonuçta bu ziyaret, Ortodoks cemaatin kendi dışındaki bir güç merkeziyle bağlantı kurması kadar, kendi içinde bir araya gelmesine ve iç ilişkilerini tazelemesine vesile oldu.  Küba’daki bu buluşma bazı bakımlardan, kendi ürünlerinin hiç satılmadığı ve tanınmadığı ilgisiz bir adadaki mutad bayi toplantılarından biri gibiydi: tropik bir iklimde, rutin hayatlarının dışına çıkarak stres atan ve coşan bayilerin bazen bir şölene dönüşen toplantılarını andırıyordu.

Yaklaşık bir hafta süren bu Ortodoks “şöleni” sırasında, Havana’da Türkler de eksik değildi.  Bir kısmı, Patriğin daveti veya çağrısı üzerine gelenlerdi (tabii tüm seyahat masrafları kendilerine ait olmak üzere).  Bir kısmı da, bu guruba kendi inisiyatifiyle katılanlardı.  Doğrusu, benim de aralarında bulunduğum bir uçak dolusu bu Türk gurubunun, görünürdeki amaçlarına uygun olarak, sözkonusu şöleni yakından izlediği söylenemez.  Tahmin edileceği gibi, guruptaki hemen herkesin esas derdi, o kısacık süre içinde mümkün mertebe ülkenin kendi insanlarıyla görüşmek  ve Havana’yı keşfetmekti.  “Davetli” statüsüyle orada bulunmak, bunu hem biraz engelledi, hem de bazen beklenmedik şekilde bazı kapıları aralayarak kolaylaştırdı.

Şehri gezerken tanışma fırsatı bulduğum yetkililerden biri, Havana’nın UNESCO’nun korunacak şehirler listesine alınmasında emeği geçmiş önemli bir mimardı.  Partide sözü geçen ve halen Havana’nın şehircilik ve anıtlar kurulunun başkanı olduğunu sonradan öğrendiğim bu yüksek bürokrat, rütbesine göre hayli açıksözlü, fakat bir o kadar da karamsar görünümlü bir adamdı.  Şehrin problemlerine, çelişkilerine ve geleceğine ilişkin anlattıklarından, reklam ve propaganda kokmayan gerçekçi bir tablo çıkmıştı.  Fakat Ortodoks şöleninden o kadar etkilenmiş olmalı ki, bu külyutmaz mimar bile, şölenin istimiyle hiç değilse bazı kiliselerin yakın gelecekte onarılabileceğine dair umutlandığını belli etmişti.   Lakin, mimarın kendinden de karamsar olan asistanı, şehirde onarılmayı bekleyen anıt niteliğinde yığınla bina dururken, kiliselere sıranın kolay kolay gelmeyeceğini söyleyerek, konuyu kapamıştı.

O sıralarda Küba 1990’lı yıllara damgasını vuran yoksunluk ve açlık döneminin (“periodo  especial”) yaralarını sarmakla meşguldu.  Etrafta hafiften bir liberalleşme esintisi hissediliyordu.  Devlet işletmesi lokantalara rakip çıkan aile işletmesi “paladar”lar kıyıda köşede görünür olmuştu.  Amerikan doları  resmen dolaşıma girmiş, özellikle turistlere satışlarda pesonun yerini almıştı.  Tek tük de olsa, sokaklarda bir takım yabancı marka ürünlere ve mağazalara rastlanıyordu.  Başta Rahmi Koç olmak üzere, Türk gurubunda bulunan bazı  işadamlarının bile piyasayı “kokladığı” söyleniyordu.  Diğer taraftan, siyasi hükümlülerden hiç değilse bir bölümünün salıverileceğine dair söylentiler de dolaşıyordu ortalıkta.  Ülkedeki turizm yatırımlarında büyük bir artış vardı; benzer bir artış, Küba’nın Avrupa ile ilişkilerinde ve siyasi trafiğinde de görülüyordu.   Bir kaç yıl önce, şaşaalı bir kutlamayla Papa II. Paul da Havana’da ağırlanmıştı; Papa’nın ardından Patriğin davet edilmesi, Küba’nın A.B.D. dışındaki Batı alemine açılma girişiminin bir parçası olarak algılanıyordu.

Bu dışarıya açılma sürecinin geçici olduğunu ve aslında gezimizin sözkonusu sürecin son anlarına denk geldiğini tabii o zaman anlamamıştık.  Türkiye’ye dönüşümüzden  kısa bir süre sonra, Küba’da hava birden değişti.  Venezuela ve diğer bazı Latin Amerika ülkelerinde yeni müttefikler bulan Küba, Sovyetlerin çöküşünden sonraki yanlızlık ve kuşatılmışlık duygusunu üzerinden atarak, Avrupa’da destek aramaktan fiilen vazgeçti.  Böylece, Kanada hariç, Kuzey yarım küredeki Batı alemiyle ilişkiler soğudu, iletişim kanalları tıkanmaya başladı.  Siyasi mahkumlar beklendiği şekilde salınmadı, tersine soruşturma ve tutuklamalar arttı; ayrıca, Küba vatandaşlarının yurtdışına çıkışlarına ve internette iletişim imkanlarına yeni kısıtlamalar getirildi.  Ülkedeki iş potansiyeline bakarak yatırıma hazırlanan pek çok işadamının iştahı kursağında kaldı.  “Kapitalist” virüs taşıdıkları düşüncesiyle, ülkede resmen izin verilen tek özel girişim örnekleri olan “paladar”lara ve pansiyonlara bile sıkı denetim geldi.  Amerikan doları tedavülden kaldırıldı, yerine turizm sektörüne dönük fakat gene Amerikan dolarına endeksli yapay bir para birimi (CUC) oluşturuldu.  Hayati bir döviz kaynağı olduğu için, bu yeni dalgada sekteye uğramayan tek sektör turizmdi, ancak bu sektörde de, eskiden beri varolan bir eğilim giderek güç kazandı: turizmin, ülkeden soyutlanmış bir takım kapalı bölgelere ve paketlere çekilmek ve hapsedilmek istendiğini gösteren işaretler iyice arttı.

Son olarak, 2008 Şubatı’nda Küba’ya gittiğimde gördüklerim ve karşılaştıklarım, bu son gelişmelere ilişkin önceden duyduklarımı çoğu kez doğrular nitelikteydi.  Karamsar mimarın karamsardan da beter asistanının dedikleri de doğru çıkmıştı.  Eski Havana’nın iki temel aksı üzerindeki bir kaç güzel restorasyon sayılmazsa, virane halindeki yığınla anıtsal binaya daha el bile sürülmemişti.  Kiliselere gelince, aslında onların durumu bir sürü kamu binasından daha kötü değildi.   Merkezi ve turistik mahallelerde olanlar, eskiden beri zaten iyi korunan ihtişamlı kiliselerdi (San Cristobal, Santa Clara veya San Francisco de Paula gibi).  Ambar, depo, okul, garaj, atölye gibi fonksiyonel mekanlara dönüştürülmüş olanlarsa, hiç değilse ayakta kalmayı başarmış görünüyorlardı.  Ama kapıları ve pencereleri briketlerle veya tahta perdelerle kapatılmış, bakımsızlıktan dökülen çok sayıda kilise de vardı tabii.  Bu durum taşrada daha da çarpıcıydı.  Küba’nın güneyindeki efsanevi Trinidad kasabasının ana meydanına bakan koca kilisenin görüntüsü, Cunda (Alibey) Adası’ndaki  Taksiyarhis kilisesinin acıklı halinden farksızdı, örneğin.  Bütün bu kiliselerin en antika olan ufak bir bölümünün dahi daha uzun bir süre restorasyon veya makyaj görmeyeceği belliydi.  Her halükarda şurası açıktı ki, anıtlar kurulu başkanının umduğunun aksine, Ortodoks patriğini geçtik, Papa’nın ziyaretinin bile bu eski Katolik yapılarının kaderini zerre kadar değiştireceği yoktu. 

Küba’ya son gidişim, Fidel Castro’nun devlet başkanlığını kardeşine asaleten devrettiği günlere rastladı.  Bu devir teslimle birlikte, ülkede bazı düğümlerin biraz gevşetileceğine dair beklentiler arttı.  Gerçekten de, bugüne kadar geçen zaman içinde, bu doğrultuda bazı işaretler görüldü, ancak genel manzarada fazla bir değişiklik olduğu söylenemez.  Sonuçta, Raul’un ağabeyi Fidel’in yarım yüzyıllık yoldaşı olduğunu, ayrıca Raul’a ilaveten Fidel’e bağlı kadronun da iktidarda aynen kaldığını unutmamak gerekir.  Üstelik Fidel, hasta yatağından da olsa, özellikle dış politika konularına hala müdahale etmekte, yazılar yazmakta.

Geçenlerde, Lider Maximo gene ilginç bir çıkış yaptı.  Önce, hastalandığından beri basında iyice seyrekleşen fotoğraflarından birini gördük (The Gazette, 19 Kasım).  Fotoğrafta Fidel, Rus Ortodoks Kilisesi’nin yüksek temsilcisi bir piskoposu ağırlıyordu.  Onu hasta yatağında Chavez’i ve diğer Latin Amerikalı yoldaşlarını ağırlarken görmeye alışmıştık.  Fakat bu sefer, pijamaları içinde ama ayakta,  piskoposla birlikte objektif karşısına geçmişti.  Piskoposun koluna tutunmasından, ayakta durmakta zorlandığı izlenimi veriyordu. Yüzünde de,  piskoposun mesafeli tebessümüne refakat edemeyen bir kaygı ve sıkıntı okunuyordu.

Bu fotoğrafı görünce, Fidel’in sıkıntılı halini rahatsızlığına ve yaşının getirdiği fiziki bir bitkinliğe yormak yerine, daha derin, manevi bir dönüşüme bağlamak isteyen epey insan çıktı.  Sık sık şakaya da vurulan sorular hep aynıydı:  Bu son yıllarda artan din adamı trafiği neyin nesiydi?  Yoksa bir ayağı çukurda, Fidel hidayete mi eriyordu?  Kaygılı hali, ahiret korkusunun bir ifadesi miydi yoksa?  Her şey iyi güzel de, Katolik diyarında Ortodoks papazların işi neydi?

Fotoğrafın hemen ardından, Fidel’in dünya medyasına da yansıyan izahatları, her şeyi açıklığa kavuşturdu.  Ortodoks Rus Kilisesi temsilcisinin Küba’ya davet edilmesi, Fidel’in son bir dış politika uvertürünün rutin töreninden başka birşey değildi.

Ülkenin resmi yayın organları olan Granma ve Juventud Rebelde (Asi Gençlik) adlı gazetelerde çıkan yazılarında Fidel, Rus Ortodoks Kilisesi’ne uzun bir övgü döşendikten sonra, bu kilisenin Rus tarihinde  büyük rol oynadığını, vazgeçilmez bir manevi güç olduğunu, Stalin’in bu güçten yararlanmayı bildiğini ve Büyük Savaş’ı önemli ölçüde bu sayede kazandığını anlatıyor, ülkenin başkentinde Rus-Küba dostluğu anısına bir katedral inşasına karar verildiğini, inşaatın temelinin atıldığını, üstelik bu anlamlı olayı daha da anlamlandırmak üzere, “ülkemizde onlarca yıl hizmet verip ölen Sovyet askerlerinin kalıntılarının da bu temele konulduğunu” müjdeliyordu (21 Ekim).

Ne var ki, Küba halkı arasında bu “müjde”yi kimin sevinçle karşılayacağı meçhuldu.  Rivayete göre, ülkede toplam 8000 cıvarında Ortodoks vardı ve bunların büyük bölümünün Rus asıllı olduğu tahmin ediliyordu.  Doğruysa, bu aslında yabana atılacak bir nüfus değildir; ancak, tıpkı Küba’daki Yunan asıllılar gibi, “Ortodoks” Rusların izine rastlamak kolay değildi.  Her halükarda, sıcak iklimi bulunca rehavet ve sefahata kapılmaya  yatkın Rusların Küba’da arayacakları son şey din olsa gerek.  Bu şartlar altında, pekçok Kübalının sözkonusu kilise inşasına sevinmek şöyle dursun, bozulup homurdanmış olması kuvvetle muhtemeldir.

Nitekim gazeteci Christopher Hitchens, yakınlarda çıkan bir yazısında, tam da buna tanık olduğunu anlatıyordu:  “Geçen on yıllar içinde Küba’ya defalarca gittim, fakat bizzat parti üyelerinin, sakallı ihtiyarın kafasından nelerin geçtiğini tahmin etmekte bile zorlandığını ve bunu açıkça da itiraf ettiğini ilk defa görüyorum.  Kültür Bakanlığı yetkililerinin bulunduğu bir yemekte bir hanımın şunları söylediğini duydum: ‘Bu ne biçim bir para israfı?  Hiçbir Kübalının ait olmadığı bir din için katedral inşa edeceğiz ha?… İyi, gelecek sefere de Amişler’e bir yardım yapalım bari!’ “(“Why on Earth did Castro Build a Russian Orthodox Church in Havana?”, Slate Magazine, www.slate.com, 17 Kasım 2008).

Laf aramızda, Küba’dan bir yardımı en çok hakedenler herhalde Amişler olmalıdır, çünkü bazı yönlerden Koca Amerika kıtasında Kübalılara en yakın yaşam tarzını tutturmuş olanlar onlardır.  Şaka bir yana,  Kübalı hanımın yakınmasına neden olan durumun acayipliği ortadadır: Prado’daki mescitli Arap merkezinden Rum ve Rus kiliselerine varıncaya kadar, Havana caddelerinde ardarda dikilmiş ve dikilecek olan bu ibadet mekanları, Lider Maximo’nun uzun dış politika serüveninin duraklarıdır yalnızca.  Turistlerin arada sırada uğradığı zamanlar dışında bomboş kalan ve sinek avlayan, cemaati olmayan yapılardır bunlar.  Cemaatini sonradan kaybetmiş ibadet yerlerinden farklı olarak, cemaati hiç bir zaman olmadığı halde ve olmayacağı biline biline yapılmış yapılardır.

Fidel’in, zorlama bir anlamlandırma gayretiyle, kemikleri kilise temeline konan Sovyet askerlerini Küba’da bir savaşa katılmış gaziler veya şehitler gibi sunması da, bu acayipliğin bir sonucudur.  Oysa Hitchens’ın da vurguladığı gibi bu askerler, Küba’da günlerini gün ettikleri uzun dönem içinde, ölümü çoğu kez alkol, firengi, intihar ve kendi ecelleriyle bulmuş eski Sovyet teknisyenleri ve memurlarıdır.  Üstelik, Hıristiyanlık adına değil, komünizm adına oraya gönderilmiş insanlardır bunlar.  Eğer Fidel’in kendisi bu gerçekleri hatırlayıp da bıyık altından gülmemişse, pek çok Kübalı onun yerine gülmüş olmalıdır.   

Tabii esas sorun, Küba’nın bu kiliselerle ne yapacağı veya yapamayacağı değil, bu kiliselerin temsil ettiği dini kurumlarla nereye varmak istediğidir.  Hitchens, Rus kilisesine kucak açmanın pek hayra alamet olmadığı kanısındadır.  Fidel’in açıklamalarına getirdiği sert eleştiriler de, bu noktada toplanmakta.  Hitchens’a göre, kilisenin Rus tarihindeki rolü elbette büyüktür, fakat fazlasıyla olumsuz ve uğursuz bir roldür bu.  Ortodoks kilisesi, esaretten de beter serflik ve çarlık düzeninin en kararlı destekçisi ve kutsayıcısıdır; aynı şekilde, Rusya’nın kendi sınırlarını dahi aşan bir çapta, başta Yahudi düşmanlığı olmak üzere türlü ırkçı ve ayrımcı akımların tükenmez bir kaynağıdır.  Rus devrimcilerinin tıpkı Fransız selefleri gibi,  bu kilisenin gücünü olabildiğince sınırlamaya çalışması boşuna değildir; tabiatıyla, hemen ardından, kiliseyi karşı-devrimin kanlı güçlerinin saflarında bulması da şaşırtıcı değildir.  Stalin’in Büyük Savaş’ta kiliseden destek beklediği ve aldığı doğrudur, fakat 1941’den itibaren Kilise’yi maaşa bağladığı da doğrudur.  Ama bu gerçekler Rusya tarihinin, hatta komünizmin ve Hıristiyanlığın da, övünç değil utanç duyulacak en karanlık evrelerini oluşturur.

Hitchens’ın söyledikleri biraz fazla kestirme ve sert kaçabilir, fakat aslında bunlar herhangi bir tanrıtanımaz sosyalistin getireceği bildik eleştirilerden pek farklı şeyler değildir.  Hitchens ateizmin öndegelen militanlarından biridir; ayrıca geçmişinde sıkı bir Troçkizm damarı vardır ( Yazarın geçen yıl yayımlanan ve epey yankı uyandıran ateist manifestosu üzerine yazdığım yazıyı yakında bu köşeye koyacağım).   Troçkizm,  Stalin’in uzakgörüşlülükten ve etikten yoksun fırsatçılığına karşı en çok direnmiş sosyalist akımların başında gelir.  Fidel’in Stalin’in politikalarına Sovyet diktatörünü onaylarcasına göndermede bulunması, hem de bunu  Ortodoks Kilisesi’ni kucaklama politikasını temellendirmek için yapması, Hitchens’in konumundaki birinin kanını beynine sıçratmak için fazlasıyla yeterlidir.

Hitchens’a göre kilise,  bugün Rusya’da kurulmakta olan yeni otoriter düzenin en sadık hizmetçisidir.  Hem de, Stalin döneminde olduğu gibi kerhen değil, tıpkı Çarlık dönemindeki gibi yürekten, azimle sürdürmektedir bu rolünü.   Bu yeni çarlık düzeninin şimdilerde hortlatmaya çalıştığı eski tip Rus emperyalizmi güç kazandıkça, Rus Ortodoks Kilisesi’ne daha da kritik ilave roller biçilecektir.  Rus papazların Havana gibi kendi doğal habitatları dışında görülmeye başlaması, bu yöndeki gelişmenin hafife alınamayacak bir göstergesidir.

Hitchens’ın bu tespit ve öndeyileri gözönünde bulundurulduğunda, başta kendi partilileri olmak üzere, Fidel’in kafasından geçenleri anlamakta kimsenin zorlanması için bir neden yoktur.  Açıktır ki Fidel, daha önce paylaşılan sosyalist ideoloji ortadan kalkınca, eski büyük ağabeyle ilişkileri sürdürebilmek için, kilisenin aracılığına başvurmakta, kilise de bu yeni rolünü keyifle değerlendirmektedir.  Fidel’in bu son açılımı, daha önce Papa ve Rum Patriğine yönelik açılımlar dizisinin bir devamı sayılabilir; ama şu farkla ki, daha önceki açılımlar Batı dünyasını hedeflerken, bu sonuncusu, “Doğu”nun yeniden önderliğine soyunan Rusya’ya yönelik bir ittifak arayışı görünümündedir.

Hitchens’a göre yeni bir soğuk savaş kapıdadır.  Havana’nın Moskova’yla yeni bir “kutsal ittifak”ta buluşması, iç karartıcı bir olasılıktır; üstelik bu olasılık gerçekleşme yolundadır.  İngiliz yazarın kaygılarını hafife almak yanlış olur, ancak “Yeni Soğuk Savaş”a ilişkin eski korkulara hemen kapılmak da doğru değildir.  Hitchens’in bazı gözlemlerinden, “Yeni Soğuk Savaş”ın eskisinin bir tekerrürü olacağını  varsaydığı izlenimi doğmaktadır.  Oysa herhalde önce kendisinin de kabul edeceği gibi, sakat bir varsayımdır bu.  Günümüzde uluslar ve toplumlar arasındaki bölünme, çatışma ve ittifak hatlarının çok daha kaygan bir zemin üzerinde oluştuğu hepimizin malumudur.  Batı alemi, tek bir blok olmanın çok uzağındadır; üstelik geçmişe nazaran, kendi içinde daha da bölünmüş ve çeşitlenmiş bir görüntü içindedir.  “Doğu”nun da durumu bundan pek farklı değildir.  Bugün “Doğu” deyince, öncelikle otoriter ve kapalı rejimlere sahip devletler akla gelmektedir.  Bunların çoğu, ikide bir savaş çıkarmaya yatkın ve her an birbirini yemeye hazır, istikrarsız devletlerdir.  Rusya’nın şimdilerde bu devletlere önderlik yapmaya soyunduğu düşünülüyorsa, işinin bayağı zor olduğunu da teslim etmek gerekir.  Son zamanlarda siyasal korku literatürünün gözdesi haline gelen “Yeni Rus emperyalizmi”nin, eski “Sovyet emperyalizmi”nin gölgesi bile olamayacağı aşikardır.  Emperyalist olmak için petrol zengini olmak yetmez, tüm insanlığa umut vaadeden bir ideolojinin de sahibi olmak gerekir.  Rusya’nın elinde bütün ulusları birbirine bağlayacak bir harç yoktur artık.  Üstelik, Rusya’nın bizzat kendi içinde bir soğuk savaş varmışcasına iki karşıt dinamik yaratan temel bir çelişkiyi de gözden kaçırmamak gerekir: politik planda Batı’ya karşı cephe kuran ya da kendini böyle bir potansiyel cephenin başında gören Rusya ile, ekonomik planda Batı kapitalizmine eklemlenen ve daha da eklemlenmek için can atan Rusya, her nasılsa aynı Rusya’dır.

Velhasıl, yeni bir Havana – Moskova ittifakına ilişkin kesin bir öndeyide bulunmak için, vakit hem erkendir, hem de halihazırdaki uluslararası konjonktür fazlasıyla karmaşıktır.  Böyle bir ittifak gerçekleşse bile, herhalde Sovyet döneminkinden çok daha kırılgan ve kısa ömürlü olur.  Sözgelimi, Amerika’nın Küba politikasında ufak bir değişiklik, ambargonun kaldırılmasına dönük küçük bir adım bile, bu ittifakın bozulmasına yetebilir.  Beklenmedik bir sürü başka gelişme de, bölgede taşları kolayca oynatabilir.

Denize düşerken yılana sarılmak, anlaşılır birşeydir.  Küba’nın da, tepesindeki aslanın ağzına düşmemek için her yolu denemesi bir dereceye kadar anlaşılabilir, ama özünde doğru değildir; üstelik bedeli de yüksek olabilir, hatta aslanın ağzına düşmekten bile fazlaya gelebilir.  Oysa Küba’nın önünde, yılana sarılmaktan başka seçenekler vardır.  Fakat bunları görmek ve değerlendirmek, Fidel’den sonrakilere kalacak gibi görünüyor.

 

Adnan  Ekşigil

26  Kasım  2008

 

 

 

 


Follow

Get every new post delivered to your Inbox.